Ekim Alptekin: Trump sayesinde kurtuldum; Interpol'de çalışırken 2004'te Ankara'ya 80 kişilik 'FETÖ tehdidi' raporu gönderdim
Diğer
09 Şubat 2026
Ekim Alptekin ve Cansu Çamlıbel
Bugün, Türkiye’nin halihazırdaki siyasi gündeminin hiçbir yerine değmiyormuş, geçmişten bir sayfaymış gibi görünen ancak Adalet Kalkınma Partisi’nin uzun süredir norm haline gelmiş iş/diplomasi yapma biçimine dair çok şey anlatan bir hikâyeyle karşınızdayız. Hikâyenin başrol oyuncusu iş insanı Ekim Alptekin, aslında yan oyunculardan biriyken kendisini ABD Başkanı Donald Trump’ı hedef alan bir davanın ortasında bulunca zorunlu başrole terfi ettirilmiş bir Türk. Dikkatli haber takibi yapan okurlar, Ekim Alptekin’in Trump’ın ilk kez seçildiği 2016 seçimlerinin hemen öncesinde, Trump’ın yakın ekibinden Michael Flynn’in şirketine Fetullah Gülen ve teşkilatı aleyhine ABD’de lobi yapması için yaklaşık yarım milyon dolar verdiği için ajanlıkla suçlanıyordu. Amerikalı savcılar, Alptekin’in bu parayı Türk hükümetinden aldığını sakladığını öne sürüyor, Alptekin ise parayı kendi cebinden verdiğinde ısrar ediyordu.
Alptekin, ABD’de hakkında çıkan yakalama kararı nedeniyle yaklaşık dokuz seneyi ‘kanun kaçağı’ olarak geçirdi. Ben Washington dönemimden beri davayı yakından takip ettiğim için ara sıra Alptekin’i arayarak davanın seyrini sorageldim. Bu yoklama telefonlarım sayesinde ise geçen haftalarda, Ekim 2025’te hakkındaki davanın düştüğünü öğrendim. Türkiye kamuoyu ise bunu bugün bu mülakat sayesinde öğrenecek. Bir süredir konuşmaya ikna etmeye çalıştığım Ekim Alptekin, hakkındaki kararın geri döndürülemez olduğuna ve konuşmasının işlerin seyrini olumsuz etkilemeyeceğine artık emin olmuş olmalı ki sonunda davetimi kabul etti.
Kanımca bu söyleşiyi konuşturacak şeylerin başında Ekim Alptekin’in ‘sıradan’ ya da ‘sadece’ bir iş insanı olmadığına yönelik izahatı olacaktır. Zira Alptekin Interpol geçmişini ve bu tür bir geçmişe sahip olmasının sonradan içinde bulunduğu denklemler açısından ne anlama geldiğini ilk kez bu kadar açıklıkla anlatmış oldu. Bu sayede, sizler de benim gibi, Alptekin’in Fetullah Gülen dosyası konusundaki mesaisinin 15 Temmuz’daki darbe girişimi esnasında TAİK Başkanı olduğu için değil çok çok eskiden başladığını öğrenmiş olacaksınız.
Anlattığı hikâyede devlete ve hükümete atfedilebilecek birtakım sakarlıklar olsa da asıl sakarlığın kendi kişiliğinden kaynaklandığını düşünmeden edemiyorum. Bir de hangi hatalar yapılmış olursa olsun, yaşadıkları ABD’de siyasetle yargının ne kadar iç içe geçmiş olduğunun canlı bir laboratuvarı olduğu gerçeği buz gibi ortada. Tam da bu yüzden, ABD Başkanı Donald Trump sayesinde kurtulduğunu hiç utanmadan çekinmeden itiraf edebiliyor zaten. Yakın zamanda Trump’ın Beyaz Saray’ında puro içmeyi hayal ederek…
-Dünya Jeffrey Epstein ve bağlantılarını konuşuyor. Komplo teorileri havalarda uçuşuyor. Küresel siyaset ve nüfuz alanını bilen, yakından takip eden birisi olarak Epstein vakasına dair okumanız nedir?
Epstein’le ilgili yazılıp çizilenleri ben de herkes gibi takip ediyorum. Özel bir bilgiye sahip değilim ama okuduklarımdan ve tecrübemden yola çıkarak bir ayrım yapmak isterim. İstihbarat örgütleri bazen bir sistemi organik biçimde yaratır. Bana kalırsa Epstein’in bu sistemini bir örgüt yaratmamış, var olan bir sisteme fişi takmışlar. Epstein, İsrail’in kadrolu bir operatörü ya da vaka subayı değil.
-“Fişi takmak” ne demek?
Şimdi, Epstein çok zengin bir adam. O zenginliğin verdiği imkanlar sayesinde birçok siyasetçiye, önemli iş insanına zaten dokunuyordu. Siyasi görüş olarak da zaten İsrail’e yakın bir adam, Yahudiliğini ön planda zaten yaşatan bir adam. İsrail’in zaten radarında biri yani. Tahminimce İsrail istihbaratı, bu adamın yüz kızartıcı bir hayatı olduğunu tespit ettikten sonra muhtemelen bunu bu adama karşı da kullandı. Fişi oraya taktılar ve adamın dünyasını kendilerine bütün nüfuzlu insanlar hakkında istihbarat toplamak için kullandılar. Mesela FETÖ de zaten var olan bir şeydi ve CIA ile temasları vardı belki ta 60’lardan beri. Yani FETÖ’yü CIA yaratmadı ama oraya fişi taktı.
-İstihbarat örgütler bu tipleri bir biçimde istihdam ediyor yani. “Asset” kelimesinin tam Türkçe karşılığı olmadığı için böyle diyorum ama bu bahsettiğimiz “istihdam” modeli işe alım ya da maaşa bağlama şeklinde olmuyor. Bir istihbarat örgütü bir kişiyi ya da yapıyı kendi “değeri” ya da “değerli elemanı” haline getiriyor. Doğru mu tarif ettim?
Evet, istihbarat jargonunda da buna “fişi takmak” deniyor. Mesela bu Gladio dediğimiz yapı İngiltere’de ya da Hollanda’da FETÖ gibi bir yapıya ihtiyaç hissetmedi çünkü oradaki istihbarat teşkilatları zaten o fonksiyonu yerine getirdi, getiriyor. Ama aynı Anglosakson yapı, yani aslında NATO, bizim istihbarat altyapımıza güvenmedi. Dolayısıyla da FETÖ gibi bir yapıya bu anlamında güvenmeye kalktı.
-Nihayetinde Türkiye de NATO üyesi bir ülke, kuvvetli bir istihbarat teşkilatı ve bu istihbarat teşkilatının diğer üyelerle kuvvetli iş birliği mekanizmaları var. Neden yine de istihbarat anlamında devletin kendi birimlerine güvenmesinler?
Çünkü Anglosakson bir kültürden gelmiyoruz. İyi tanıdığı, bildiği bir sistem değil. Mesai arkadaşlığı falan yoktu özellikle o yıllarda. Biz Rusya tehdidinden kaçarken Amerika’ya yanaştık. Yani bir tercihte bulunduk ve batıya yüzümüzü çevirdik. Yani NATO üyeliğimizin kökeninde Rusya korkusu vardı çünkü tarihimizde 12 kere falan savaştık ve her seferinde kaybettik. “Bizim Rusya’ya karşı savaş kazanmamız zor” duygusu vardı ve bunun neticesinde de bir güvence olarak NATO üyeliğini tercih ettik. NATO da o günün şartlarında Gladio sistemini kurdu. Şimdi bu Gladio meselesini herkes çok olumsuz değerlendiriyor ama o dönemin şartları açısından bir yerde gerçekten ihtiyaç duyulan bir şeydi. Hasmın olan
Komünist sistem seni dönüştürmek için türlü numarayı çeviriyor, buna karşın senin de içeride bir direniş organize edebiliyor olman lazım. “Bu direnişi en iyi kim organize edebilir?” diye sorar Gladio. Mesela Hollanda’daki istihbarat kuruluşu kendisi doktorlardan, finansçılardan bir ağ kurmuştur. Türkiye’de ise bu tür bir sistem kurmak kolay olmadığı için var olan birtakım yapıları taşeron olarak kullandılar.
-Jeffrey Epstein’e dönersek… Bu son belge, kayıt, eposta ve fotoğrafların ABD Adalet Bakanlığı tarafından Başkan Trump’ın meşrebine uygun biçimde ayıklandıktan, yani kendisini zorda bırakacak her şey temizlendikten sonra yayınlandığı ortada. Kurbanların ve tanıkların 10-15 yıl içindeki anlatımlarından biliyoruz -ki fotoğraflar da mevcut- Trump sayısız kez Epstein’in özel jetiyle seyahat etmiş. Hatta ABD’ye ilk geldiğinde modellik yapan eşi Melania ile de Epstein sayesinde tanıştığı anlatısını kuvvetlendiren pek çok bilgi var. Yani tarihin en büyük sapığıyla bu kadar yakın bir ilişkisi olan bir ABD Başkanı bugün hiçbir şey olmamış gibi ülkesini yönetmeye ve dünyayla ilgili kritik kararların altına imza etmeye devam ediyor.
Kimse kimseye kefil olamaz ama bunları konuşurken masumiyet karinesine saygıyı unutmamak lazım.
-Bu hususu konuşmak zorundayız ama özellikle de tarihin bu anında. Malum ABD Başkanı Trump, İran’a top yekûn bir saldırıyı gündemine almış durumda. İsrail’in Epstein dosyasını kendisine karşı kullanarak ve elindeki istihbaratı ortalığa dökmekle tehdit ederek Trump’ı bu noktaya getirdiğine inanan ciddi bir kitle var. Ve bakıyorum bu teori sadece Türkiye’de değil dünyada da alıcı buluyor.
Bence elimizdeki veriler bu teoriyi desteklemiyor. Trump, Netanyahu ile iyi geçinen biri değil. Unutmayın, Netanyahu’ya rağmen Türkiye ile birlikte pek çok hamle yapan biri. Trump’ın Netanyahu ile yaşadığı stres artık kamuoyuna mal olmuş bir bilgi.
-Netanyahu ile benzer bir stresi, hatta daha fazlasını Barack Obama da yaşamıştı. Ama nihayetinde ABD-İsrail ilişkisinin doğası değişmiyor.
Doğru, Obama da yaşadı bunu. Ama Trump’ı bugün bir İsrail ajanı gibi değerlendirmek doğru olmaz, aynı bir önceki dönem Rus ajanı gibi değerlendirmek nasıl doğru değildiyse bugün de İsrail’in çıkarları için çalıştığı varsayımıyla değerlendirme yapmak yanlış. Trump, şahsına münhasır bir Amerikan fenomeni; bir hareketin sahibi, düz bir siyasetçi de değil. Bu yepyeni bir fenomen. O anlamda kendisini “klasik bir Cumhuriyetçi” gibi değerlendirmek de son derece yanlış.
-Yalnız “fenomen” zor durumda. “Görev onay” oranları yüzde 30’lara düşmüş durumda. Özellikle göçmenlere karşı giriştiği hoyrat savaşı onaylamayanların oranı en az yüzde 55. Yani ara seçimler öncesindeki durumu pek parlak gözükmüyor.
Ara seçimlerde bir darbe alacak ama Amerikan tarihine baktığınızda ara dönemde darbe almayan bir seçilmiş başkan yok zaten. O açıdan beklenen bir darbe olacak bu.
-Sizi dinlerken istihbarat dünyası ve siyaset konusunda nasıl bu kadar net konuşabildiğiniz sorusunu bir türlü zihnimden öteleyemiyorum. Bir iş insanı bu konularda nasıl bu kadar iddialı konuşabilir?
Doğru, şimdi iş adamıyım ama ben hayata iş adamı olarak başlamadım.
-Ne olarak başladınız?
Ben Türkiye’den 4 yaşımda ailelerimle birlikte Hollanda’ya taşındım. Orada iyi bir okulu bitirdim; Utrecht University College.” Hollanda’nın Oxford’u” denir. 2001 yılının ağustos sonu mezun oldum, tezimi güvenlik politikalarıyla ilgili yazmıştım ve El Kaide’yi de incelemiştim. Ben tezimi teslim ettikten iki hafta sonra da 11 Eylül oldu. Beş dil bilen, Müslüman olan, El-Kaide ile ilgili birtakım uyarılarda bulunmuş genç bir vatandaş olarak bu özelliklerim doğal olarak iş bulma seyrimi etkiledi. 11 Eylül’deki ruh halini hatırlıyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bu özelliklerim nedeniyle iş hayatıma Hollanda Meclisi’nde staj yaparak başlayabildim.
-11 Eylül’de batıdaki ruh halini çok iyi hatırlıyorum zira ben de o sırada Britanya’da Cardiff Üniversitesi’nde master yapıyordum. Ancak o ruh hali kanımca sizin üniversiteden direk Hollanda Meclisi’ne ışınlanmanızı açıklamaya yetmez.
Üniversitedeki hocalarımdan biri (Tom ZWart) dönemin Hollanda İçişleri Bakanının danışmanıydı. Benim üzerinde çalıştığım konuları çok iyi bildiği için önermiş. Hocam Zvart, mezuniyetten sonra bana “Mecliste terör dosyasına bakmak için açık bir kadro var. Sen başvurmak ister misin? Ben de desteklerim” dedi. Böylece meclise kadrolu olarak girdim ve terör dosyasına baktım. Sonra ABD Kongresi Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’ne ‘fellowship’ dediğimiz araştırma görevlisi pozisyonunda gittim. Irak savaşı öncesi, sırası ve sonrası dahil oradaydım. Sonra 2004’te bir arkadaşım Interpol’de bir kadro açıldığını başvurmak isteyip istemediğimi sordu. Tercihen bir Türk ya da en azından Türkçe bilen birisini arıyorlardı çünkü o dönem PKK terörü artmıştı. PKK’dan anlayan birini arıyorlardı. Ben de başvurdum, böylece Fransa’daki Interpol Genel Merkezi Terörle Mücadele Müdürlüğü’nde çalışmaya başladım. Tabii Interpol’de çalışırken istihbarat dünyasıyla da alışverişiniz oluyor.
-Çok genç yaşlarınızda başlayan bu kariyer yolculuğunuzun akışına baktığımızda sizin aslında 20 seneyi aşkın bir süredir Türk-Amerikan ilişkilerinin, hatta Türkiye’nin batı ile ilişkilerinin göbeğinde kritik dosyalara vakıf olduğunuz anlaşılıyor. Oysaki Türkiye kamuoyu sizi Erdoğan-Trump ilişkisinin bir karakteri gibi tanıdı çünkü Trump’ın 2016’da ilk seçildikten sonraki ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn ile birlikte yargılandınız. Bu arada kendisi birlikte yargılandığınız davada suçunu kabul etti. Siz de aslında tam da bu yüzden, o üzerine atılı suçu kabul ettiği için bu kadar uzun süre yargılandınız.
Suçunu kabul etti çünkü “Oğlunu da yargılarız” diye tehdit ettiler. Tam o dönemde torunu olmuştu, öyle bir anda oğlunun kendi oğlundan uzak kalması düşüncesini kaldıramadı. FBI ve Özel Savcı Mueller öyle bir baskı kurdu üzerinde. Bir de tabii Amerikan yargı sisteminin özelliğidir, Türkiye’de bilinmez bu; federal davalarda bir savcının davanın mahkemeye gitmeden, duruşma olmadan tamamlanması oranı yüzde 98. Yani suçlanan sanıkların yüzde 98’i suçu kabul ediyor ve anlaşma yapıyor çünkü Amerika’da savcılar orantısız bir güce sahip. Belki de suçu kabul etme eğiliminin arkasındaki daha önemli şey şu; Amerika’da yargılanmak çok pahalı bir şey. İyi bir avukatla çalışmak istiyorsanız, saat başına ücreti 2000 dolarlara varabilir. Benim hukuki masraflarım 9 yıl içinde toplam 1 milyon dolara vardı. Hatta bu hafta 75 bin dolar daha ödeyeceğim. Bunlar ciddi maliyetler, herkesin karşılayabileceği maliyetler değil malum. Şimdi tabii şunu sormak lazım; hani ben 500 bin doları cebimden ödeyemezdim ya 1 milyon doları cebimden nasıl ödeyebildim o zaman? Avukat masraflarımı da mı Türk devleti ödemiş?
-Hakkınızdaki iddialara geleceğim ama önce şunu netleştirelim; siz 2017 yılından bugüne kadar ABD devleti nezdinde “kanun kaçağı” durumundaydınız değil mi?
Evet çünkü ben gidip teslim olmadım. Yani Amerikan yargı sisteminin bakış açısıyla kaçaktım. Şimdi artık değilim. Gitmedim çünkü Türkiye’nin bakış açısıyla biz Hakan Atilla’nın nasıl yargılandığını gördük mesela. Benimkisi gibi siyasi bir sirk haline gelmiş bir davanın aslında arada kaynayan mağduruydum ben. Bu kadar politize olmuş bir ortamda, üç çocuk sahibi bir baba olarak teslim olup kendimi savunmaya çalışmaktan kaçındım ve çekindim.
-O yüzden de herkes sizin suçlu olduğunuzu düşündü.
Evet tabii herkes “Madem masumdun gidip kendini savunsaydın” diyor. Ama ben Amerika’daki sistemi çok iyi bildiğim için 40 yıl yattıktan sonra masumiyeti kanıtlanmış insanların hikayelerini biliyorum. Üç küçük çocuk babası olarak böyle bir risk alır mısınız? Benim karşımdaki soru buydu. Ayrıca savcının tavrı FBI’ın benden istediği şeyler bende davanda bir meşruiyet eksikliği olduğunu hissetmeme neden oldu. Çünkü benden açıkça yalan söylememi istediler.
-Yani sizin Flynn’in lobi şirketini Gülen teşkilatının ABD’deki faaliyetlerini deşifre edebilmek için kampanya yapsınlar diye tutarken parayı Türk hükümetinden aldığınızı ama bunu sakladığınızı kabul etmenizi istediler. Nitekim Flynn bu iddiayı kabul etti savcılıkla anlaşırken. Siz hala inkâr ediyorsunuz…
Flynn aslında onu söylemedi, orayı flu bıraktı çünkü savcılıkla anlaşma yoluna gitti. Onlar da Mike’ın razı olduğu bir yalan buldular. İfadesini “Türkiye konusunda da yalan söyledim” diye aldılar. Avukat değiştirdi ve yeni avukatları müzakere sonunda bu ifadede uzlaştılar savcılıkla. O süreçte çok yıprandı, dediğim gibi oğluna bir şey olacağından korktu. Eşiyle istişare içinde bu kararı aldı. Bir korgeneralden bahsediyoruz. Kendi ülkesinde bunları yaşamak istemedi.
-Zaten kısa süre içinde riskten tamamen kurtuldu da çünkü Donald Trump başkanlığının ilk dönemi sona ermeden hemen önce “özel af” yetkisini kullanarak Flynn’i affetti.
Evet, Flynn öyle kurtuldu.
-Siz de bugün Trump sayesinde mi kurtulmuş oldunuz? Çünkü bana göstermiş olduğunuz dokümanda “ABD Federal Mahkemesinde görülen davada savcılığın talebi üzerine davanın tamamen düşürüldüğü” yazıyor. Demek ki Adalet Bakanlığına bir talimat verilmiş, onlar da savcıya talimat vermişler. Doğru mu anlıyorum? ........
