menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tahta kuruları, 'sandalye testleri’, yemek düzeni, tahliye ritüelleri: TÜSES Başkanı Altan Ertürk anlattı, Silivri koğuşlarında hayat nasıl geçiyor?

36 0
28.04.2026

İBB davasında tutuklu yargılananlar için perşembe günü tutuklu incelemesi yapılacak ve yeni tahliyelerin olacağı yönünde beklenti yüksek.

Cezaevinde dört duvar arasında kaldıktan sonra tahliye edilenler çok konuşmadı. Konuşmak da kolay olmasa gerek.

Silivri cezaevi yerleşkesinde görülen davanın duruşmalarını takip edenler cezaevleri koşulları konusunda da çok şey öğreniyor.

İnsan hakları örgütlerinin cezaevleri raporları bugüne kadar çok şey söylese de birinci ağızlardan cezaevi gerçeğini dinlemek farklı.

Erdal İnönü’nün de kuruluş çalışmalarınde yer aldığı düşünce kuruluşu TÜSES (Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı) Başkanı Altan Ertürk, İBB davasında 6,5 ay cezaevinde kaldı. 3 Nisan’da tahliye edilen 18 kişiden biri olan Altan Ertürk, “bir kamu görevlisinin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak bir kimseyi kendisine veya başkasına haksız menfaat sağlamaya ya da vaatte bulunmaya zorlaması” suçlamasıyla yargılanıyor. Ancak kendisi kamu görevlisi değil, iş insanı.

Yüksek duvarlı, dikenli demir tellerle çevrili, gözetleme kulelerinin 7/24 gözetlediği cezaevlerinden Türkiye okuması yapılabilir mi? Kararı siz verin…

Mehmet Ertürk

“Hayatımda hep bir gün hapse girebileceğimi düşünüyordum, çünkü siyasetle uğraşıyorum.”

Altan Bey tutukluluğunuzun 192. gününde tahliye oldunuz. Babanız Mehmet Ertürk, 12 Eylül’ü yaşamış bir sendikacı. Türkiye’deki politik fırtınalardan etkilenmiş bir aileden geliyorsunuz. Bir gün cezaevinde kalacağını düşünmüş müydünüz?

1970'lerde çocuk olarak yaşadıklarımdan biraz başlarsam sanki bugünle de çok ilgisi var gibi geliyor. Benim ailem de Türkiye'de yaşananlardan çok derinden etkilenen, siyasetin parçaladığı, böldüğü ailelerden bir tanesi. Hayatımda hep bir gün hapse girebileceğimi düşünüyordum çünkü siyasetle uğraşıyorum. Öyle bir dönem geliyor ki, bir gün seni de alabilirler diye bunu çok yakın hissettiğim, uzak hissettiğim zamanlar oldu. İBB davasına denk geldi.

Türkiye’de siyasi bir miras devrediliyor mu sizce babadan oğula, anneden kıza?

Böyle bir misyonu üstlenen ikinci ya da üçüncü nesiller var. Ama aile içerisindeki kırılmaları, siyasetin o parçalayıcı, kutuplaştırıcı yönünü görüp siyasetten uzaklaşanlar da gördüm. Çocukluğumda arkadaşlık ettiğim, 1980 darbesinin parçaladığı ailelerin çocukları arasında yetişkin olduktan sonra babasına, annesine, ailesine karşı tepkili olan çocuklar vardı. Onları da gördüm. Benim babam DİSK’e bağlı Maden-İş’in Genel Sekreteriydi. 1976'da 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanmasının fikir babasıydı. Kemal Türkler’e fikri babam götürmüştü. DİSK’in Lütfi Kırdar'daki yıl dönümü kutlamasına 5 bin işçi katılıyor. O zamana kadar DİSK’in kuruluşu otellerle resepsiyon şeklinde kutlanırmış. İlk defa babam diyor ki ya işçilerle kutlayalım, geniş kitlelerle kutlayalım diye ve Lütfü Kırdar'da kutlanıyor. Kemal Türkler (DİSK’in öldürülen başkanı) çok mutlu oluyor.

Kemal Türkler

Çocukluğum hep grevlerde geçti. ‘Grev gözcüsü’ önlüğü ile bütün grevlerin maskotuydum. Mitinglerde sabahtan akşama kadar marş söylerdik, slogan atardık. 80 darbesi ülkenin üzerinden silindir gibi geçti. Birçok aile parçalandı. Hapislerde işkenceler gördü. İnsanlar öldürüldü. Babam gibi birçok kişi sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldı. Babam muhtemelen gitmeseydi, sağ ele geçirilmeyeceklerin listesinde ilk sıralardaydı. Babamın çok yakın arkadaşı Kenan Budak (Rıdvan Budak’ın kuzeni) polis tarafından öldürülmüştü. 10 yaşındaydım o zaman, ilkokul diplomasını almamıştım daha. Evimizi polis basardı her gün, babamı ararlardı. 12 Eylül'ün hem ekonomik zorluklarını hem de o siyasi baskısını en derinden yaşayan bir aileydik.

“1989'da babama ‘siyaset neden bu kadar kutuplaştırıcı’ sorumu bugüne bağladığımda, 37 yıl sonra aslında değişen çok bir şey yok.”

12 Eylül’de babanız yurt dışına gitmek zorunda kaldı ve siz o zaman 10 yaşındaydınız. Babanızla yüz yüze gelmeniz 9 yıl sonra, siz üniversite öğrencisiyken mümkün oldu. Sizin de çocuklarınız babalarını cezaevinde gördü. Bir tür devletle nöbetleşe karşı karşıya gelme durumu…

Babamın Türkiye için bir tahayyülü vardı. Daha iyi bir Türkiye tahayyülü… Siyaseti niçin yaparsınız? Eşit ve daha iyi bir yönetim iddiasıyla siyaset yaparsınız. Bunu isteyen bir insan neden sürgün hayatı yaşıyor? Ya da birileri neden öldürülüyor? Birileri neden hapis yatıyor? Birileri neden hapislerde işkence görüyor? Neden aileler parçalanıyor? Siyaset yapıcı olması gerekirken, neden bu kadar yok edici. Bunları çok sorguladım. Bu ülke başbakanını, bakanlarını, genç fidanlarını idam sehpalarında astı. Aydınları otellerde yakıldı. Çatışmacı siyaset karşı tarafı yok etme üzerine yapılıyor. İktidarı ele geçiren karşıt görüşten rakibini neredeyse yok etmecesine iktidarını korumaya çalışıyor. Bu bu siyaset yapma anlayışının bir göstergesi. Bence en temel tartışmamız gereken şeylerden bir tanesi de bu. 1989'da babama ‘siyaset neden bu kadar kutuplaştırıcı’ sorumu bugüne bağladığımda, 37 yıl sonra aslında değişen çok bir şey yok. İktidarlar değişiyor ama birileri sürekli hapislerde yatıyor. Kürtler yatıyor, Cumhuriyetçi laikler hapishanelerde yatıyor. Siyasetin dili de değişmemiş. Siyaset yapma anlayışı da değişmemiş. Bence kafa yormamız gereken şey, bunu değiştirmek üzerine olmalı.

Sizce babanız yaşasaydı size ne derdi?

‘Sana demiştim’ derdi muhtemelen. Babam siyaset yapmamı istemiyordu. Ben siyasetin düşünce üreten kısmında olmak istedim. milletvekilliği teklif edildi, kabul etmedim. Siyasetin Türkiye'nin sorunlarına çözüm üretemeyeceğine dair olan inancımdan kaynaklıydı. Siyaset iktidar kavgası içerisinde, iktidarını koruma refleksi içerisinde, Türkiye'nin sorunlarına çözüm üretmiyor, o yüzden sivil toplumcu olmak, bir düşünce kuruluşu içerisinde Türkiye'nin sorunlarına çözüm üretmeye çalışmak bana daha mantıklı geliyordu.

Tutuklandınız ve Silivri cezaevine götürüldünüz. Neler düşündünüz, neler yaşadınız?

Benim için çok büyük bir belirsizlikti. Nasıl bir ortama giriyorsun? Kafada bir sürü soru. Silivri'de bir gün geçici koğuşta kaldım. O geçici koğuşlar çok kötü, tahtakurusu falan…

Duruşmalarda da söz edildi. Geçici koğuşta temiz çarşaf, battaniye veriyorlar mı?

Veriyorlar. Geçici koğuşta beş kişiydik. Benim dışımdaki dört kişi vardı, daha önce girip çıkmış kişilerdi. F9 geçici koğuşu alt katta olduğu için biz şanslıydık, avluya çıkıyorduk. Akşam güneş batana kadar avluya çıkıp nefes alabildik.

“Üst üste yığılmış, sararmış yataklar arasında en beyaz olanını seçtim. Sonra ranzanın üst katına koydum. Hiçbir şey olmadı. Tahtakurusu bir şey yapmadı.”

Adli tutuklular mıydı geçici koğuştakiler de…

Evet. Bana ‘Abi burada çok tahta kurusu vardır, şu vardır, bu vardır’ dediler. Metris’ten gelen bir çocuk vardı, geçici koğuşta 4-5 gün kalmış. O çocuğun her tarafını tahta kuruları yemişti. Boynu, yüzü, kolları, elleri, her yeri kabarmış, kaşınıyordu. Dedi ki ‘Abi herkesi yemiyor, yerse de böyle oluyor.’ ‘Nasıl yatacağız’ diye sordum. Orada sürekli uyuyan biri vardı. Böyle gözünü hafifçe kaldırdı ‘Orada yataklar var, arasında en beyaz olanını seç’ dedi. Üst üste yığılmış, sararmış yataklar arasında en beyaz olanını seçtim. Sonra ranzanın üst katına koydum. Hiçbir şey olmadı. Tahtakurusu bir şey yapmadı. Geçici koğuştan sonra kalıcı koğuşa geçmeden önce de sağlık muayenesinden geçiyorsunuz. Tahta kurusu nedeniyle vücudu kabaran çocuk revirde doktordan krem istedi. ‘Şu anda o kremden yok’ yanıtını aldı. Sonra ne oldu bilmiyorum.

“Koğuşa ilk girdiğinizde bir sandalyede oturtuluyorsunuz, sadece sorumlu kişi sizinle muhatap oluyor.”

Geçici koğuştan sonra sürekli kalacağınız koğuş nasıldı, sizden önce sizin bilginiz koğuşa gidiyor mu mesela?

Yok benim kim olduğumu bilmiyorlardı. Koğuşların kendi kuralları var. Gardiyanlar size koğuş kapısından içeriye sokuyor ve gidiyor. Ondan sonra hemen orada koğuşun ‘mümessili’ karşılıyor sizi. Herkese farklı gözle bakıyorsunuz ilk anda. Onlar da size bakıyor gelen kim diye. Kapıda bir sandalyede oturtuluyorsunuz. Oturtulan kişiye göre değişiyor, kimi bir gün oturtuluyor kimi iki ya da üç gün. Koğuşu bir salon gibi düşünün. Sekiz tane masa var. O sekiz tane masanın her birinde yedi kişi, sekiz kişi oturuyor. Herkesin masası belli. Hangi masaya dağıtılacağınız sandalyede oturtulduğunuz süredeki gözleme göre değişiyor. Koğuşun sorumlusu dışında kimse sizinla muhatap olmuyor. O size koğuşun kurallarını anlatıyor, dikkat edilmesi gerekenleri anlatıyor. Koğuşta iki kural var. Yaş ve yatar süresi. Yatarı uzun olan, yaşı daha büyük olanlar hiyerarşide daha yukarıda.

Koğuş nasıl bir yerdi, kaç kişi kalıyordunuz?

Üst kat ve alt kat vardı. Alt katta televizyon, 8 tane masa, açık mutfak ve iki tane bölme vardı. O bölmelerin karşısında da iki duş ve iki tuvalet, iki de el yüz yıkama yeri vardı. Üst katta beş bölme, mescit dediğimiz orta alan vardı. Kapasite sorunundan kaynaklı oraya da ranzalar koyulmuştu. Bölme dediğimiz yerlerde de üç tane altlı üstlü ranza yani altı yatak vardı. Toplamda 48 yatak kapasitesi vardı. Koğuşa girdiğimde 41. kişiydim. Benden bir gün önce olay olmuş, 61 kişilik koğuştan 20 kişiyi almışlar, dağıtmışlar başka koğuşlara. Ben girdiğimde bunları bilmiyordum. Benim zamanımda yatak problemi falan olmadı ama ilk gün mescit olarak kullanılan orta alanda üst ranzada yattım. Ama koğuş dolu olduğunda yerlere yatak atılarak yatılıyor. İlk gelen yaşı yüksek değilse yer........

© T24