Eşitlik mi? Allah Korusun! |
Diğer
27 Aralık 2025
Osmanlı’da gayrimüslim olmak, eşit sayıldığın bir düzenin parçası olmak demek değildi; bunu en baştan kabul ederek başlıyordun hayata. Millet sistemi denen şey aslında din üzerinden kurulmuş katı bir hiyerarşiydi. Müslümanlık yalnızca bir inanç değildi, devletin ve Müslümanların gözünde daha yukarıda bir yerde durmak anlamına geliyordu. Gayrimüslimler ise “zimmi”ydi; yani İslam egemenliği altında yaşayan, kendilerine kitap indirildiği kabul edilen, başka bir deyişle ehl-i kitap olan, varlığı tanınan ama eşit sayılmayan bir topluluktu.
Yaşamalarına ve ibadet etmelerine izin vardı, evet; ama bu izin başlı başına bir hak değildi, her zaman şartlıydı. Devletle kurulan ilişki açık bir dengeye dayanıyordu: “Seni korurum, sen de bana itaat edersin.” Bu nedenle millet sistemi farklılıkları eşitlemedi; onları sabitleyerek eşitsizliği olağanlaştırdı, hatta düzenin kendisi haline getirdi.
Bu eşitsizliğin en görünür karşılığı cizye vergisiydi. Yalnızca gayrimüslimlerden alınan cizye, basit bir mali yükten ziyade, onların devlete bağlılıklarını ve Müslüman egemenliğini kabul ettiklerini her yıl yeniden teyit etmelerinin maddi ifadesiydi. Aynı toplumsal alanı paylaşan iki tebaanın yalnızca dini inançları nedeniyle farklı muamele görmesi, eşitliğin bilinçli ve sistemli biçimde reddedildiğini açıkça gösteriyordu. Bir çeşit “koruma akçesiydi” bu.
Hukuk alanında da durum farklı değildi. Şer’i mahkemelerde gayrimüslimlerin tanıklığı, özellikle karşılarında bir Müslüman varsa, çoğu zaman geçersiz sayılıyor ya da ciddi biçimde sınırlandırılıyordu. Bu da onları fiilen eşit hukuk öznesi olmaktan çıkarıyor; cemaat mahkemelerine ya da resmi adaletin dışındaki uzlaşma yollarına yöneltiyordu. Merkezi adalet sistemi böylece Müslümanlar için açık, gayrimüslimler için ise yarı kapalı biçimde işliyordu.
Siyasal ve askeri alanlarda da açık bir dışlama söz konusuydu. Klasik Osmanlı düzeninde gayrimüslimlerin yüksek bürokrasiye ya da askeri komuta kademelerine yükselmeleri mümkün değildi. Askerlikten muaf tutulmaları çoğu zaman bir ayrıcalık gibi sunulsa da, bu durum gerçekte siyasal aidiyetin bilinçli biçimde sınırlandırılması anlamına geliyordu. Memâlik-i mahrûseyi –yani ülkeyi– savunmayan ve yönetime katılmayan bir topluluğun, devletin “sahibi” olarak kabul edilmesi zaten düşünülemezdi.
Eşitsizlik yalnızca hukuk ya da siyaset alanlarıyla sınırlı değildi; gündelik hayatın simgesel düzeninde de sürekli yeniden üretiliyordu. Gayrimüslimlerin kıyafetleri, kamusal alandaki görünürlükleri, ibadethanelerinin yeri ve biçimi (kubbe yasağı mesela) dönem dönem fermanlarla sınırlandırılmıştı. Yeni kilise yapımı zorlaştırılıyor; çan çalmak ya da mevcut yapıları büyütmek pek çok yerde yasaklanıyordu. Bu durum çoğu zaman “hoşgörü” söylemiyle meşrulaştırılıyordu. Oysa hoşgörü, sözlükte anlayışla karşılama anlamına gelse de hiyerarşik bir kavramdı; eşitler arasında değil, üstün olanın aşağıda olana tanıdığı bir lütuf olarak işliyordu. Amaç birlikte yaşamı kolaylaştırmaktan çok, kamusal alanda kimin egemen, kimin ise ancak “lütufla” var olabildiğini sürekli hatırlatmaktı. Gayrimüslimin Müslümanla “karışmaması,” aradaki farkın silinmemesi özellikle gözetiliyordu.
Tanzimat Fermanı (1839) ve onu tamamlayan Islahat Fermanı (1856), Osmanlı tarihinde ilk kez din farkı gözetilmeksizin tüm tebaanın hukuk önünde eşitliğini devletin açık ilkesi haline getiriyordu. Bu düzenlemelerle birlikte can, mal ve namus güvenliği bütün Osmanlı tebaası için aynı çerçevede tanımlanıyor; vergi ve askerlik gibi temel yükümlülüklerin din esasına göre farklılaştırılmayacağı ilan ediliyordu. Gayrimüslimlerin mahkemelerde şahitlik yapabilmesi, devlet memuriyetlerine girebilmesi, yerel meclislerde temsil edilmesi ve hukuki statülerinin Müslümanlarla aynı zemine çekilmesi, bu eşitlik anlayışının somut sonuçlarıydı.
Ancak Müslüman toplumun geniş kesimleri için bunun kabul edilmesi zordu. Gayrimüslimlerle eşitlenmek, Müslümanlar açısından doğal ve meşru kabul edilen bir üstünlüğün ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bu nedenle eşitlik, adaletin genişlemesi olarak değil; statü kaybı, düzenin bozulması ve “millet-i hâkime” fikrinin inkârı olarak hissediliyordu.
Bu üstünlük algısı, özellikle eşitliği tahayyül bile edemeyerek kendini gösteriyordu. “Müslümanla gayrimüslim nasıl eşit olur?” sorusu geniş halk kesimlerinin de ortak tepkisiydi. Müslüman açısından gayrimüslimlerle eşitlik mevcut hiyerarşinin tersyüz edilmesi olarak hissediliyor ve bir “aşağılanma” duygusu yaratıyordu. Bu yüzden de Osmanlı coğrafyasının geniş alanlarında gayrimüslimlerle eşitlik fikrine karşı sert tepkiler oluşmuştu.
Ulema ve medrese çevreleri, reformları “şer’i düzenin ihlali” ve “gavur kanunlarının dayatılması” olarak nitelendiriliyordu. Vaazlarda ve fetvalarda eşitlik, İslam düzenine aykırı bir bid‘at (yeni âdet) olarak sunuluyordu.
Anadolu taşrasında ve Rumeli’de tepkiler daha sessiz ama daha kalıcı biçimde gelişti. Kadılar ve yerel din adamları reformları yavaşlattı, kimi zaman fiilen sabote etti. Gayrimüslimlerin mahkemelerde şahitlik........