Emin Alper: Oscar’da kararlar politik alınıyor, ‘Kurtuluş’ aday gösterilirse şaşırırım

Geçtiğimiz hafta Berlin Film Festivali’nde yüz yılda bir yaşanan bir doğa olayı gerçekleşti ve Türkiye’den iki yönetmen, İlker Çatak ve Emin Alper arka arkaya Altın Ayı ve Gümüş Ayı ödüllerini kazandı. O da yetmezmiş gibi Alper “siyaset konuşulmasın” tartışmalarının ortasında kalan festivalde çıktı sahneye, Filistin’den İran’a, Rojova’dan Türkiye’ye seslendi; Kavala’dan Demirtaş’a, İmamoğlu’ndan Gezi tutsaklarına kadar tek tek saydığı isimlere  “yalnız değilsiniz” dedi ve Gümüş Ayı’yı kızına ithaf etti.

Bu ithaf bence önemli, çünkü Kurtuluş, İran’da çocukların bombalandığı, Türkiye’de bir anne ve kızının bile bile ölüme itildiği bir haftada giriyor vizyona. Ve 2009 yılında altısı çocuk 44 kişinin bir gece baskınında katledildiği,  62 çocuğun yetim bırakıldığı Bilge Köyü Katliamı’nı anlatıyor. Alper böyle bir suçun nasıl olup da işlenebileceğini, böyle bir kötülüğün tohumlarının bir toplumun içine nasıl ekilebildiğini sorguluyor.  Cevabı ekstrem liderlerin bir grubu düşmanlaştırarak körüklediği kutuplaşmanın soykırıma kadar gidebildiği bir dünyada buluyor. O dünyayı sadece militarizmle değil, tarikatlarla, kolektif rüyalar ve sanrılarla örüyor. Herkesin aynı kâbusu gördüğü, herkesin aynı yalanlara inandığı bir dünya bu. Fail, kurbanına bir tepeden bakıyor.

Kurtuluş’un bu evrensel bakışı onun en kuvvetli tarafı. Hem şimdinin politik atmosferine konuşan, hem de zamansız bir hikâye sunuyor. Bunu Alper’in rejisinin ustaca yansıttığı, insanın ruhunu boğazlayan bir gerilim atmosferi ve tüm oyuncu kadrosundan kariyer zirvesi denebilecek performanslarla güçlendiriyor.

Filmin yerel tarafındaysa öznesi Kürtler ve koruculuk sistemi olan, hepimizin hakkında bilgi ve fikir sahibi olduğu bir tarih yatıyor. Bu yerellik ve can yakan gerçeklik, filmi eleştiriye, hakkaniyetli temsiliyet ve sinemanın bir hafıza aracı olarak sorumluluğu konularında gelecek sorulara açık hale getiriyor.

“Bir kitle katliamının anatomisi çizilebilir mi” diye soran Gümüş Ayı ödüllü Kurtuluş, cevabı sinema perdesinde almanız için bugünden itibaren vizyonda. Emin Alper ile sohbetimiz ise karşınızda.

- Tebrik ederim, hepimizi çok gururlandıran bir ödül kazandın, çok gururlandıran bir konuşma yaptın. Nasıl karşılandın Türkiye’ye dönüşünde, omuzlara alınma ve “gururumuzsun” gibi bir tepki mi baskındı yoksa filme dair eleştiriler mi?

Hepsi aynı anda oldu. Tabii ki çoğunlukta olan şey “gururumuzsun” tepkisiydi. Çok fazla tebrik geldi. Hem bireysel olarak, hem sosyal medyadan. Sosyal medyada konuşmanın defalarca paylaşıldığını gördüm. Ama tabii ki “Berlin’e gitmemeliydi” başlığıyla başlayan bir eleştiri yağmuru da devam etti. Sonra filme çeşitli tepkiler geldi. Zaten tartışma yaratacağını tahmin ettiğim bir filmdi. Nitekim öyle de oldu. Diasporadaki bazı Kürt arkadaşlar tepki gösterdi. Buradaki Kürt arkadaşlarımın tepkileri onlarınkinden ayrıldı. Film daha da tartışılacak gibi gözüküyor. Ödül töreninden bir iki gün sonra troll saldırıları da başladı. Yani tam bir Türkiye tablosu yansımasını bu süreçte gördüm.

- Boykotun anlamsız olduğunu, işe yarar tavrın gidip söz söylemek olduğunu daha önce dile getirmiştin. Peki sence boykot hiçbir durumda uygulanamayacak bir pratik mi? Ne olursa sen bir film festivalini veya bir ödül törenini boykot edersin?

Asla böyle düşünmüyorum. Çok önemli bir soru bu arada teşekkür ederim. Tabii ki boykotun anlamlı olduğu pek çok durum var. Mesela Antalya Film Festivali'nin iki sene önceki boykotunu destekledim. Filmim yoktu ama dışarıdan destekledim. İstanbul Film Festivali’nin 2015’teki boykotunda kendi projemizi çektik. Ama oralarda açık bir sansür vardı. Açık bir sansür, bir filmin yasaklanması söz konusu olduğu zaman mesleki dayanışma her şeyin önüne geçer. Koşullardan bir tanesi bu bence. Bir diğeri de artık festivalin bir platform olma özelliğini kaybettiğine ikna olmak olur. Çünkü festivaller çok önemli birer platform. Tabii ki kendi kurumsal kişilikleri, tabii ki kendi duruşları var ama bunun yanında katılımcıların rengini verdiği, belirlediği, değiştirdiği, dönüştürdüğü bir platform. Nitekim ödül töreninde katılımcıların seslerini duyurmak için festivali nasıl dönüştürdüklerini gördük. Ama ne zamanki artık katılımcılar oraya kendi rengini verememeye başlar, baskı, sansür ve çok baskın bir kimlik artık orayı bir platform olmaktan çıkarır, o zaman boykot zamanı gelmiştir. Ben bu koşulların hiçbirinin Berlin için geçerli olmadığını düşünüyorum. Tam da bu nedenle boykot üç senedir işlemeyen bir pratik.

- Sen bu noktada festivale katılmanın katılmamaktan daha faydalı bir duruş olacağını düşünüyorsun.

Berlin hala mücadele edilebilecek bir platform. Biz bunu gösterdik. İkincisi boykot çok zor örgütlenen bir şey. Biz bunu Türkiye'deki tartışmalarda kendi arkadaşlarımıza da defalarca söyledik. Filmciler için maliyeti çok ağır. Özellikle genç sinemacılar söz konusu olduğunda, boykotun bütün yükünü bu gençlerin üzerine yüklemek hakkaniyetli değil. Çünkü bu insanlar hayatlarının ilk filmlerini çekmişler. Hayatları boyunca yaptıkları yatırımların karşılığını alacaklar ve bir festivalde filmlerini gösterecekler. Sadece kendileri değil bütün ekipleri ve oyuncularıyla büyük bir heyecan yaşıyorlar ama biz oturduğumuz yerden onlara ahlak ve siyaset dersi veriyoruz. Bunu yapacaksak eğer, tıpkı grevlerde olduğu gibi alternatif kanalları da açmak için uğraşmalıyız. Örneğin boykota katılmış filmleri seyircinin karşısına çıkarmak için alternatif etkinlikler organize etmeliyiz. Aksi takdirde iyi düşünülmemiş etkisiz bir boykot muhatabından ziyade boykotu yapmaya çalışanlara zarar verir. Ezber bir boykot tartışması yapmak yerine her bir vakada bağlamına göre akılcı tartışma yapıp karar almak gerek. Ama yeri gelir, günü gelir ve gerçekten boykotun tek anlamlı mücadele biçimi olduğu konusunda hemfikir oluruz, o zaman elbette yaparız.

- “Çok yüksek bir baskı ortamı olursa orada bulunmam” dedin. Berlin'deki baskı ortamından konuşalım. Wim Wenders’ın “politikanın dışında kalmalıyız” demeci, ardından çoğu sanatçının benzer açıklamalar yapması festivalin katılımcılar üstünde bir “siyaset konuşmayın” baskısı kurduğunu düşündürdü. Size böyle bir telkin yapıldı mı?

Yok hayır. Hiç öyle bir telkinde bulunulmadı. Wenders gibi Almanların durumu farklı. Onlar zaten Alman kamuoyu baskısı altında. Bu nedenle zaten Wenders daha önceki duruşunu da inkâr eden bir konuşma yaptı ve ödül töreninde de bir tür gizli özeleştiri verdi. Ama bize “siyaset konuşmayın” gibi bir telkin olmadı. Böyle bir telkin olursa zaten orada durulmaz. Benim hem film gösterimi sırasında, hem ödül töreninde yaptığım konuşmalar bunun bir testiydi. Hele hele Filistinli yönetmenlerin (Abdallah al-Khatib ve Taqiyeddine Issaad) bayraklarla çıkıp yaptığı o sert konuşma gerçekten de bu toleransın sınırlarını test etti. Ödül töreni konuşmaları sonrasında Alman Kültür Bakanı Festival Direktörü Tricia Tuttle’ı çağırdı. Herkes görevden alınmasını bekliyordu. Ama öyle bir kamuoyu oluştu ki, bir gecede onlarca imza toplandı ve Alman hükümeti geri adım atmak zorunda kaldı.

Abartısız söylüyorum, sinemacılar Berlinale'yi ele geçirdi ve dönüştürdü. Hem ödül töreninde kürsü ele geçirildi, hem de buna itiraz etmeye çalışan Alman hükümetine çok net bir şekilde geri adım attırıldı. Seneye bu anlamda Tuttle'ın eli umarım çok daha güçlü olacak. Çünkü çok ağır baskı altında olduğunu ve buna rağmen festivalin o serbest kürsü özelliğini korumaya çok gayret ettiğini biliyorum.

Fotoğraf: Zehra Albistan

- Tören öncesi Filistinli yönetmenlerle konuşmuş muydunuz? Yapacağınız konuşmalardan, bayrak açılacağından haberiniz var mıydı?

Hayır yoktu. Maalesef film festivallerinde, yönetmenlerle koordineli hareket etmek o kadar zor ki. Dünyanın her tarafından geliyorlar. Ortak bir tanışma zemini yok. Telefonları nereden bulacaksın, nereden iletişime geçeceksin? Hele ödül töreninde kimlerin ödül aldığını bilmiyorsun. Dolayısıyla önceden hiçbirimiz birbirimizle iletişim halinde değildik. Sadece ödül töreni sonrasında hepimiz birbirimize sarıldık. Hem Beyrutlu, hem Filistinli yönetmenler. Tabii sadece onlar da değil. En apolitik konuşmayı yapanlar bile sahneye Filistin rozetiyle çıktı. Ödül töreni havası bambaşkaydı.

- Ödül almayı bekliyor muydun? Konuşmanı hazırladığına göre bir beklentin vardı.

Konuşmayı şu yüzden hazırladım. Ben İstanbul'a dönmüştüm. Berlin’e geri çağırdılar. Bu demektir ki bir ödül var. Öyle olur zaten ödül varsa çağırırlar. O yüzden sahneye çıkan herkesin elinde not defteri vardı. Herkes bir ödül olacağını biliyor ama ne çıkacağını bilmiyor. O yüzden konuşma hazırlıyoruz. Ama onun öncesinde hiçbir beklentim yoktu. Ödül mekanizmalarına dair fikrimi çok söyledim. Bunların bir başarı kriteri olarak algılanması bana çok garip geliyor. Sekiz kişilik bir komitenin bir yönetmenin hayatını değiştirmesi fikri bana çok yabancılaştırıcı geliyor. Kendi jürilik deneyimlerimden de biliyorum. Orada iki kişi farklı olsa bambaşka kararlar çıkabilir. Bu denklemler hangi filmin öne çıkacağını, hangi filmin ödül alacağını belirliyor. İşin içinde çok ciddi bir şans faktörü var.

- Basın toplantısında Gazze soykırımından bahsettiğinde “Ödül almamı, bir daha festivale çağrılmamı engeller mi? Uluslararası dağıtımımı engeller mi?” gibi endişelerin oldu mu? Daha da önemlisi ödül konuşmanı yaptıktan sonra Türkiye’ye dönüşün için endişe taşıdın mı? Gazze hakkında konuşman Türkiye’de sorun teşkil etmez ama ardından saydığın isimler edebilirdi.

Vardı tabii ki endişelerim. Bir daha çağırırlar mı, çağırmazlar mı diye çok düşünmedim çünkü festival komitesinin seçimlerini özgürce yaptığını düşünüyorum. Türkiye'ye dair korkularım daha çoktu. Uluslararası kamuoyunda filme yönelik tepkilerin göğüslenemeyecek bir tarafı yok. Türkiye'deki aşırı tahmin edilemez, öngörülemez hava daha tedirgin edici. Her an birilerinin bir troll saldırısının hedefi haline gelip gözaltına alınmaya kadar giden süreçleri nasıl yaşadıklarına defalarca tanık olduk. Orası benim için daha tedirgin ediciydi. Ama sorumluluklarımız daha ağır basıyor. Arkadaşlarımız hapisteyken böyle bir kürsüyü kullanmamak yapabileceğim bir şey değildi.

- Türkiye'ye döndükten sonra resmi kanallardan seni tebrik eden oldu mu? Kültür Bakanlığı gibi?

Hiç kimse olmadı.

- Konuşmanda ismini saydığın insanlardan sadece Ekrem İmamoğlu'nun bir açıklamasını gördüm. Başka teşekkür mesaj gönderenler oldu mu?

Selahattin Demirtaş danışmanları aracılığıyla el yazısıyla bir not yazmış. Çok sıcak bir not. Çiğdem de (Mater) kendi eliyle bir not yazmış.

Fotoğraf: Zehra Albistan

- Birçok sanatçıda gördüğümüz, “sanatçılar politika sorulacak en son insanlar” tavrını da konuşmak istiyorum. Berlin’de Michelle Yeoh, Ethan Hawke, Neil Patrick Harris, Bafta’larda Paul Thomas Anderson hepsi benzer bir tondan konuştu. Politikanın politikacıların işi olduğu, “bulaşılmaması” gereken bir mecra olduğu algısı var. Bunda Trump’ın seçilmesinden sonra artan “konuştuk da ne oldu?” hissi ve sanatçılara karşı uygulanan yaptırımlar, kara listeler de etkili. Ama bu durum sanatçıların konformist bir alana çekilmesini de kolaylaştırıyor. Nasıl yorumluyorsun?

 Şimdi açıkçası bunu Batı'da söylemekle, Batı dışında söylemek arasında farklar var. Yani Batılı bir sanatçının politikayı bir meslek olarak ve sanatı ondan tamamen apayrı bir meslek olarak görmesinin tarihsel ve güncel sebeplerini anlayabiliriz. Ama bizim gibi ülkelerde bu ayrımı yapmak mümkün değil. Hele ki son on yılda politikayla yatıp politikayla kalkıyoruz. Bu bizim isteğimiz ve irademiz dışında bir şey. Hayatımızı izole etmemiz mümkün değil. Hayatımızı politikadan izole edemezsek sanatı asla edemeyiz. Bir Gazzelinin politika düşünmemesi mümkün mü? Kafasına bomba yağarken Ortadoğu coğrafyasındaki insanların politika düşünmemesi mümkün mü? Dolayısıyla bu ayrım bizim gibi ülkeler için son derece yapay bir ayrım. Hoş artık Batı için de durum aynı olmaya başladı. Bu kadar belirgin bir otoriteryanizm tehdidi varken kimse siyaset bizim işimiz değil diyemez. Trump'ın ilk döneminde Golden Globes, Oscar törenlerinde çok sert konuşmalara tanık olduk. Ama maalesef bu durum değişti ve büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Biraz korkuyorlar. Kesinlikle risk almak istemiyorlar.

Ama bir taraftan da dünya öyle bir yere gidiyor ki, böyle bir dünyada, böyle bir dönemde apolitik kalamazsınız, tarafsız kalamazsınız. “Tarafsız kalmak suç ortaklığıdır” diyen bir ses de giderek güçleniyor. Ve tabii ki ben de bu sese daha yakınım.

- Sarı Zarflar’ın yapımcısı Ingo Fliess konuşmasında festivalde bir grup sanatçının diğer bir gruba karşı konumlandığını söyledi ve: “Biz düşman değil, müttefikiz. Gerçek tehdit aramızda değil, otokratlar, aşırı sağ partiler, Birbirimizle kavga etmeyelim. Onlarla mücadele edelim” dedi. Sen sinema dünyasında böyle bir kutuplaşma olduğunu düşünüyor musun?

Sadece sinemada değil her yerde kutuplaşma olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyaya baktığımda birbirimizi yemek konusunda harcadığımız enerjinin, ortak düşmana yönelik harcadığımız enerjiyi kat be kat aştığını görüyorum. Çok doğru bir tespit yaptı Ingo. Sinemacıların birbirlerine bu şekilde saldırması çok garip gerçekten. Ve bu tamamen bir “balon” içinde yaşamamızdan kaynaklanıyor. Birbirimize vururken çıkardığımız ses, ortak düşmana vururken çıkardığımız sesten çok daha gürültülü olduğu için bunun cazibesine kapılıyoruz. Bu maalesef Türkiye'de çok abartılı bir şekilde yaşanıyor.

Dünyada da benzer bir süreç var. Siyaset arenası herkesin birbirini birtakım ahlaki pozisyonlarından yargıladığı, birbirine ahlaki üstünlük tasladığı bir alan haline geldi. Dayanışmayı unuttuk. Oysa solun en temel kavramlarından bir tanesi dayanışma. Nerede sendikalar, nerede sendikalar üzerinden dayanışma, nerede örgütlülük? Dayanışma zeminlerimiz kayboluyor, kamusal alanlarımız gidiyor. Sosyal medyada birbirimize atıp tutuyoruz ama karşılıklı tartışamıyoruz. Asla birbirimize yüz yüze söyleyemeyeceğimiz şeyleri sosyal medyada bol keseden savuruyoruz, birbirimizi yargılıyoruz.  Türkiye’de bu durum çok daha fazla. Ancak birisi tutuklanınca dayanışma gösteriyoruz. O bile bazen tam değil. O zaman bile “O da zamanında bilmem ne demişti, onunla mı dayanışacağım?”  gibi tepkiler oluyor.

- Yalnız bırakıldığını veya bir dayanışma çemberi içinde olmadığını mı düşünüyorsun?

Hem evet hem hayır. Bir taraftan çok ciddi bir dayanışma çemberi içindeyim ama bir taraftan da çok şaşırtıcı saldırılarla karşılaşıyorum. Yani dalga konusu oluyor işte. Amerikan’ın İran saldırısını neredeyse benden bilecek bir kesim var. Konuşmamda “İran halkı yalnız değildir” dememin bir emperyalist müdahale çağrısı olarak okunması beni dehşete düşürüyor.

- Tüm bunlara rağmen siz Berlin’de İlker Çatak ile büyük bir dayanışma sergilediniz. “İki film, bir ekip” gibi yansıdınız bize. Nasıl bir dayanışma ortamınız vardı?

Bir kere zaten ben İlker'in filmini, hikayesini biliyorum. Sarı Zarflar’ı izler izlemez otomatik olarak bir dayanışma hissettim. Çünkü İlker neredeyse benim hikayemi anlatıyor.

- Barış Akademisyenleri bildirisine imza atmanı mı kastediyorsun?

Evet. Barış Akademisyenleri olayında pek çok arkadaşımın yaşadığı ve benim de kıyısından döndüğüm, tanık olduğum bir hikâyeyi anlatıyor. Dolayısıyla zaten en başından itibaren İlker’in hikayesi ile duygusal bir bağım var. İlker'i de bu konuda çok destekledim. Bunu söylemek zorundayım. İlker beni arayıp senaryoyu gösterdiğinde şöyle bir korkuyla gösterdi: “Senaryoyu bir kaç kişiye okuttum ve çok eleştirdiler. Benim yaşadığımı tam anlatamıyorsun dediler”, dedi.  Yani yine aynı hikâye. Bardağın boş tarafını görme ve dayanışmamız gereken bir insanı eleştirme, saldırma. İlker’e “Sakın onlara takılma” dedim. Bir kere başka birisinin, Almanya'dan da olsa benim hikayemi anlatıyor olması, eski moda bir solcu olarak beni çok duygulandırıyor. Bugünlerde herkes “sen benim hikayemi nasıl anlatırsın?” itirazları peşinde. Ama ben hala birbirimizin hikayesini anlatmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Eksikler tabii ki olabilir, oturur tartışırız. Tabii ki ben anlatsam daha farklı anlatırdım. Tabii ki birebir benim deneyimim değil. Ama senin bu çabaya girmen bile çok önemli ve senin perspektifine saygı duyuyorum. “Benim şu sıkıntılarımı niye anlatmadın? Biz bunları da yaşadık, bunları niye anlatmadın?” gibi bir yerden yaklaşmıyorum. Sanatçının perspektif alanının özgür bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Zaten son yıllardaki şikayetlerimden bir tanesi de bu. Politik eleştiriyi neredeyse artık sanat komiserliğine dönüştürdük. “Bunları anlatamazsın. Bunları anlatacaksan şunu da anlatman lazım” gibi bir eleştiri tarzı bana son derece baskıcı ve dikte edici geliyor.

- Yani “bir pasta hakkında konuşuyorsak o pastanın bir dilimini anlatabiliriz. İlla ki her eserin bir pastanın tümünü anlatması gerekmez” diyorsun. Bu Kurtuluş’a gelen eleştirilerle de paralellik içeriyor.

Sanatın doğası bu zaten. Anlatamaz zaten. Sanat eseri bir pastanın bütününü anlatamaz. Anlatmaya kalktığı zaman çuvallar. Sanat eseri tekil olana odaklanır ve oradan genele dair bir şeyler söyler. Ve genele dair söylediği cümle her zaman geneldir, dolayısıyla eksiktir ve bir düzeyde haksızlık da barındırır. Bunu bilerek esere yaklaşmak lazım. Sanatçı belli bir konuya odaklanmak zorunda. İlker (Çatak) bir aileye odaklanmayı seçmiş. Ben bir köye odaklanmayı seçtim. Bu anlatım dilinin içerisinde kalmamız ve eleştirilerimizi buradan yapmamız gerekiyor. Oysa biz sürekli dışarıdan bakıp “bunu niye resme dahil etmedin?, benim istediğim gibi tasvir etmemişsin” diyerek eleştiriyoruz. Bunlar içeriden yapılan eleştiriler değil. “İçkin eleştiri” diye bir şey var. İçkin eleştiri asıl politik eleştiridir. Bu çok kayboldu son yıllarda. O yüzden de bu dışarıdan yapılan eleştirileri birbirimizi yeme pratiğinin bir uzantısı olarak görüyorum.

- Kurtuluş’un bir evrensel, bir de yerel tarafı var. Evrensel bir lensten baktığında ekstrem liderlerin halkın bir kesimini düşmanlaştırarak yükselişini ve kutuplaşmanın soykırıma kadar gidebilmesini anlatan bir hikâye bu. Bunu ABD’de ICE ajanlarıyla, İran’daki ahlak polisleriyle veya Gazze’yle özdeşleştirebilirsin… Global seyirci için hem şimdinin politik atmosferine konuşan, hem de zamansız bir hikâye.  Türkiye ölçeğinde baktığımızda ise öznesi Kürtler ve koruculuk sistemi olan, gerçek bir katliama dayanan bir hikâye anlatıyorsun. Bir hafıza tutma görevi görüyor film. Bu ikilik bir yandan filmin kuvveti, bir yandan da zaafı çünkü yerli seyirci için iyi bildiği, veya üstünde bir fikri olduğu bir konuyu irdeliyorsun. Bu bakımdan bire bir alınması ve eleştirilmesi riskini taşıyor. Sana hem bu evrensel-yerel dengesini nasıl kurduğunu hem de Kürt karakterlerin temsilinin tek taraflı olduğu, jandarma karakterinin temsilinin fazla iyimser olduğu gibi eleştirileri nasıl karşıladığını sormak istiyorum.

Tabii ki çok büyük acılar yaşatmış, arkasında büyük bir yıkım bırakmış, kırk yıllık bir savaş söz konusu olduğu zaman tek bir köy ölçekli temsilin insanlarda yetersizlik hissi yaratması bir açıdan çok doğal. “Bunu niye anlatmadın? Bunu niye yeterince çizmedin? Askerin temsili yeterince doğru mu?” gibi tepkiler gösterilmesini anlıyorum ama ben de hep şunu hatırlatıyorum. Bu sadece bir film. Küçük ölçekli bir dünyayı anlatıyor. 2009 gibi bir zaman dilimini anlatıyor. Hikâyenin ne kadar zamansız bir havası olsa da, her dönemi her aktörü hakkıyla temsil etmesini bekleyemeyiz. Bu hikâyenin işleyebilmesi için yapılmış olan gerekli rol dağılımının kırk yıllık bir tablonun hak ettiği temsille örtüşmemesi gibi bir ihtimal olabilir. Filmde gerçek olayda da olduğu gibi jandarmanın geri planda kalması gerekiyordu. Bu geri planda kalma bizim siyasal beklentimizi karşılamıyor olabilir ama hikâyenin mantığı açısından doğru olan bu. Kurtuluş sadece bir film. Daha çok filmler çekilmeli, daha çok hikayeler anlatılmalı. Evet, evrensel ve yerel dengesi arasında bir gerilim var. İşin evrensel tarafını anlatırken yerele yeterince değinmemek, belki yereli ıskalamak; yereli anlatırken geneli ıskalamak gibi bir tehlike var. Olmadığını söyleyemem. Ama bu göze aldığım bir risk galiba.

- Kadın karakterlerin şiddeti kışkırtan karakterler olarak resmedildiği eleştirisine ne cevap verirsin?

Tek kadınlar değil ki, bütün film öyle karakterlerle dolu. İki kadın var filmde. Bir tanesi (Gülsüm) kurban, bir tanesi (Fatma) kışkırtıcı, militarist birisi. Tıpkı erkeklerin olduğu gibi. Bütün filme yayılan bu rol dağılımının dışına çıkmak ancak bir bilge kadın karakteri yaratarak olabilirdi, o da anlatıyı tamamen bozardı. Köydeki erkekler arasında nasıl bir rol dağılımı varsa, kadınlar arasında da var. O anlamda kadınlara yönelik negatif bir temsil olduğunu düşünmüyorum. Fatma (Naz Göktan) tıpkı diğer militarist erkekler gibi patriyarka söylemini içselleştirmiş, çözümü silahlanmada gören bir kadın. Mesut'un karısı da (Özlem Taş) tamamen bu düşmanca söylemin kurbanı olmuş, ezilmiş bir kurban.

- Kurak Günler’den sonra konuştuğumuzda “yaşadığımız bu anlara dair bir iz bırakmak istedim. Onun için bu hikâyeyi çektim” demiştin. Kurtuluş’u çekerken kafandaki gaye neydi?

Bu hikayedeki motivasyonum temelde şu soruydu: Nasıl olur da bir grup insan, bir diğer grup insanı yok etme motivasyonuna sahip olur? Tekil cinayet başka bir şey. Bunu anlayabiliriz. Ama bir insanın kendisiyle birlikte hareket eden onlarca kişiyi ikna etmesi, onları bir görüşe inandırması veya onların kendiliğinden bir görüşe ikna olmaları ve gidip bir başka topluluğu yok etmeye çalışmaları. “Bir kitle katliamının anatomisi çizilebilir mi, nasıl çizilir?” gibi soruları cevaplamaya çalıştım.

- Bu sorularla yola çıkıp Bilge Köyü Katliamı’na mı gittin, yoksa o olaydan yola çıkıp bu sorulara mı yürüdün?

Aslında ikisi de. Yani bu soruları ben hep soruyordum zaten. Benim kendi filmlerimde de, tarihçi olarak sorduğum sorularla da tutarlı sorular bunlar. Ben hep bu konuları merak ettim, araştırdım. Bir taraftan da katliam konuşmaya başladı benimle. Bir taraftan da böyle bir hikâye arıyordum belki de, bilmiyorum. Zamanla şekillendi her şey. İlk yıllarda böyle düşünmüyordum ama zamanla, “Bu küçük ölçekte gerçekleşmiş bir kitle katliamı. Bunun izlerini sürmek belki de büyük resme dair bize bir şeyler öğretir. Veya büyük resme dair bildiklerim bu dünyayı anlamama dair bir şeyler öğretir” diyerek hareket ettim.

- Ben Bilge Köyü Katliamı’nı biliyordum ama açıkçası detaylarını çok iyi bilmiyordum. Filmi izledikten sonra gördüm ki filmde dramatik unsur zannedilebilecek çoğu şey aslında yaşananların parçaları. Bunun içinde arazi itilafı da var, bir çocuğun babalığının sorgulanması da var, köyü basıp “PKK yaptı” denmesi de var. Çok katmanlı ve karışık bir olay bu. Sen nasıl bir araştırma süreci geçirdin?

Haberler ve raporlar okudum. Özellikle sivil toplum örgütlerinin, HDP'nin ayrıntılı raporlarını okudum. Tam da dediğin gibi belli unsurların hepsi olayın kendisinden alınma. Ama hikâye örgüsü ve karakterler hayal ürünü. Mesela gerçek olayda bir güç değişimi falan yok, din unsuru da bu kadar baskın değil. Filmde gerçek anlamda bir iktidar değişimi var, iktidar değişiminin getirdiği radikalleşme var. Gerçek olayda Şıh Mehmet lakaplı birisi var. Bana ilk olarak şeyhlik mevzusunu düşündüren, oradan tarikata götüren, hayal gücümü itekleyen şey onun lakabı oldu. Ana unsurlar oralarda var potansiyel olarak ama onları geliştirip karakterleri yaratmak tamamen fiktif bir süreç ve olaylar silsilesi de tamamen fiktif.

Fotoğraf: Zehra Albistan

- Evet, filme “gerçek olaylardan esinlenildi” diyerek başlıyorsun ama sonra olay örgüsüne neredeyse birebir sadık kaldıktan sonra bir gerçeküstü katman ekliyorsun filme. Rüyalar, halüsinasyonlar, paranoyalar, Halil ile Kabil efsanesi… Onlar da filmi bir korku sinemasına, bir psikolojik gerilim sinemasına çekiyor. Neden böyle bir katman eklemek istedin?

Rüyaları zaten bütün filmlerimde kullanıyorum ama bu filmde bireysel düzeyde başlayan kabusların giderek kolektif hale dönüşmesi fikri gelişti ve çok hoşuma gitti. Karakterimizin de söylediği “Bundan sonra hep aynı rüyayı göreceğiz” cümlesinin özetlediği kollektif çılgınlık halini rüyalarla vermek istedim.  Rüyaların üç temel işlevi var. Birincisi Mesut'un (Caner Cindoruk) kıskançlık krizlerini ve dünya üstü güçler tarafından ele geçirilmiş bir karakter olduğunu anlatıyorlar. Mesut rüyalar, kabuslar içerisinde debelenen bir tipken yavaş yavaş bu kabuslar köye yayılacak. İkinci düzey mistik düzey. Sufi İslam'da bütün mistik dinlerde olduğu gibi rüyalar çok önemlidir. Mesajlar rüyalarla iletilir, gelecek böyle görülür. Şeyhler rüyalar aracılığıyla ölmüşlerle konuşurlar. Dolayısıyla filmde bir tür siyaset sahnesi rüyalar. Mesut iktidara hazırlanırken rüyaların diliyle konuşuyor. Kendi müttefiklerini hazırlıyor. Yılmaz rüyalarla bir tebliğ geldiğine köylüleri ikna ediyorlar. Yani “yeni bir lider geliyor” mesajının rüyalar aracılığıyla geldiğini iddia ediyorlar.

- Rüyalar siyasi güce nesnel bir şekilde itiraz edilemeyecek bir meşruiyet kazandıran araçlar olarak çalışıyor.

 Aynen öyle. Filmi izleyen birkaç kişi “orada kafamız karıştı” dedi ama tabii ki gerçekten o rüyaları görmüyorlar. Orada bir manipülasyon var. Öyle bir herkesin aynı rüyayı görmesi gibi bir duru yok, bu alttan alta hissettiriliyor.

- Bu anlamda toplu rüyalar ekstremist liderlere inanan toplumlara bir gönderme mi? “Uyanın artık bu rüyadan” gibi bir mesaj mı?

Evet ama bunun sadece dinle ilgisi yok. Yani bütün aşırı sağ ideolojilere inananlar bir rüya görüyor. Liderlerinin karizması konusunda, milleti ve kendi çıkarlarını birebir temsil ettikleri konusunda bir rüya. Bunun seküler versiyonları da var. Liderlere atfedilen karizmatik özellikler hemen hemen her ideolojide neredeyse insanüstü niteliklerdir. Yani liderin herkesin göremediğini gören, özel yeteneklerle donatılmış biri olduğunu, her şeyi bildiğini ve öngörülü düşünüyorlar. Ne kadar akıllı, zeki olduğunu düşünüyorlar. Hitler'den başlayıp Trump'a kadar böyle bir inanç örüntüsü var. İster dini olsun, ister seküler olsun, liderlere inanma süreçlerinde birebir işleyen mekanizmalar bunlar. Rüyalara dönecek olursak, oradaki nihai düzlem de rüyaların kolektifleşmesi meselesi. Korkunun yerleşmesi ve yaygınlaşması.  Bize saldıracaklar. Biz saldırmazsak onlar bize saldıracak. Ya da içeriden bir saldırı gelecek. Çocuklarımız bizi içeriden vuracak. Karılarımız bizi içeriden vuracak. Kolektif paranoyanın işlediği üçüncü bir düzlem bu.

- Birkaç sene önce de Arayış isminde bir tarikat dizisi çektin. Orada da bir kişisel kurtuluş vaadi üstünden ilerliyordu şiddet. Tarikatlar, şeyhler, gurular bunlar senin ilgini çeken konular mı? İki iş arasında bir bağlantı var mı?

Var tabii ki. Bir kere yapımcımız Kerem Çatay kendi kafasında önce bu metinle benim aramda uyumu kurmuş. Senaryo ona başka bir kanaldan geliyor. Benim eğilimimin bu yönde olduğunu anlamış. Kolektif delilik ve kolektif yanılsama anlatma konusundaki eğilimimi çözdüğü için bana hikâyeyi getirdi. Daha ilk bölüm yazılmıştı. “Tamam, ben bunu bir şekilde çekerim” dedim. Benim meselelerime uygun bir hikayeydi.

- Kurtuluş’u araştırma sürecinde tarikatlara, dergahlara gittin mi, birileriyle iletişim kurdun mu, öyle bir gözlem yaptın mı?

Hayır ama hayat deneyimim bana bu konuda çok şey öğretti. Yetiştiğim yer Konya. Oralardan biliyorum. Tarikat benzeri yapılara, özellikle seküler olan bir yapıya gençliğimde girip çıkmışlığım oldu. O mekanizmanın nasıl işlediğini iyi biliyorum. Bir lider, aşırı karizmatik bir şeyh, veya seküler de olsa şeyh benzeri bir lider etrafında oluşturulan o saygınlık ve karizma halinin ne olduğunu iyi biliyorum. Grubun kendini nasıl dışarıya yavaş yavaş kapatarak bireylerin gerçekliğini yeniden inşa etmeye başladığını, yani o İngilizce “*cult” denen yapının nasıl işlediğini çok iyi biliyorum. Çeşitli vesilelerle hem gözlemledim, hem de içinde bulundum.

(* Kapalı yapıda, güçlü bir lidere bağlı, dini veya spiritüel grup, tarikat)

- Böyle bir yapıdan, tarikattan nasıl dışarı çıkılır?

Dışarıdan gelen uyarılar genelde çıkarır. O dünyaya şöyle girersiniz, öyle cezbeder sizi: “Ne kadar güzel dayanışıyorlar, birbirlerini ne kadar seviyorlar, buradakiler kendilerini yalnız hissetmiyorlar” dersiniz. Gruba girersiniz sonra da yavaş yavaş dış dünyadan izole olduğunuzu fark edersiniz. Hep birbirini onaylayan insanlarla iletişim kurmaya başladıkça bu sizin gerçeklik algınızı şekillendirmeye başlar. Bir süre sonra şunu fark edersiniz: Bu ak, ama herkes kara diyor. Ben de kara demeliyim ki bu dayanışmanın parçası olabileyim. Ama bir taraftan da içinizde her zaman şu soru vardır: “Neden aka kara diyorum?” Ne zaman ki dışarıdan birileri gelip “abi ne yapıyorsunuz bu ak” der, işte o size çok yardımcı olur. “Evet ya! Değil mi?” deyip kendinizi kurtarmaya çalışırsınız.

- Ödül konuşmanda hayatta kalanlarla ilgili de çok düşündüğünü söyledin. Yanlışım varsa düzelt ama Bilge Köyü Katliamı’ndan yetim kalan 60’ın üstünde çocuk varmış. O çocuklar elbette şimdi yetişkin olmuşlardır. Onlarla görüşme veya hikayelerini takip etme gibi bir çaban oldu mu? 

Hayır çünkü hayatta kalanlar bambaşka bir konu. O travmayı yaşayanlar, nasıl hayatta kaldıkları meselesi anlamakta kendimi çok yeterli hissettiğim bir konu değil. Mesela tarikatlar konusunda ne kadar hararetli konuştuğumu biliyorsun. Ama bu tarz bir travmayla baş etme meselesi hem tecrübelerim açısından, hem de okuduklarım açısından benim çok hâkim olabileceğim bir alan değil. Belki de ürktüm, korktum. Hiç denemedim böyle bir şeye girişmeyi.

- Filmde beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi senin hayatta kalan, bu katliama tanıklık eden kız çocuğu imgesini kullanman oldu.  İran'da bombalanan kız çocuklarına, Türkiye’de ölüme itilen Fatmanur Çelik ve kızına şahitlik ettiğimiz günlerde izleyince daha da vurucu geldi o anlar. Bu sanırım senin baba olduktan sonra çektiğin de ilk film.  Baba olmak sinemaya, dünyaya bakışını nasıl etkiledi? 

Senaryo daha önceden yazılmıştı ama baba olmak insanın dünyaya, hayata bakışını çok etkiliyor gerçekten. Hem izlediğim filmleri, okuduğum kitapları başka bir gözle yorumluyorum, hem kendim yazarken bunları düşünüyorum. Artık neredeyse bütün cinayetleri, ölümleri çocukların gözünden görmeye başladım. Sadece bu filmle ilgili de değil.  Örneğin Tayfun Kahraman'ın hikayesini, Selahattin Demirtaş'ın hikayesini artık çocukların gözünden görüyorum ve gerçekten kahroluyorum. Eskiden de çok üzülüyordum hapiste olmalarına ama çocukların babasız, annesiz büyüme ihtimalleri beni mahvediyor. Çocukların anne babalarını görüş günlerinde görüyor olmaları fikri azap verici. Sadece kendi filmim ile ilgili değil, bütün etrafımı artık bu lensle görmeye başladım.

Fotoğraf: Zehra Albistan

- Sana “artık bir çocuğun var, böyle bir konuşma yapma, böyle bir film çekme” diyenler oldu mu? Nasıl cevap verdin onlara?

Oldu. Cevap vermedim. Ama verseydim herhalde Tayfun'un kızıyla özdeşleşerek. Selahattin Demirtaş'ın kızlarıyla özdeşleşerek “benim bu konuşmayı yapmam lazım” diye cevap verirdim.

- Ödülü kızın Nora’ya adadın, “ayıları seviyor” dedin. Götürüp verdin mi Gümüş Ayı’yı? Anladı mı ne olduğunu?

Götürdüm. Anlattım. Çok iyi anladı. Kaldırmaya çalıştı. “Çok ağır” dedi. Çok ağır o yüzden birlikte ancak taşıyoruz. Onun yanında peluş ayılar da almıştım Almanya'dan. Şu an onlarla oynuyor.

- Oyuncu seçimi ve yönetimini de konuşalım. Hem çok iyi bir kadro kurmuşsun hem de Caner Cindoruk başta olmak üzere tüm kadrodan mükemmel performanslar çıkarmışsın. Nasıl bir süreç geçirdiniz? Önceliğin neydi, ana dili Kürtçe olan oyuncular mı?

Kürtçe bilen oyuncular benim için öncelikti ama tek önceliğim değildi. Oyuncu skalasını çok geniş tuttum. Bir sene öncesinden başlıyorum seçmelere. Oyuncu yönetiminde ilk hamle oyuncuların audition sürecinde karakterin hakkını vermeleri ve beni oynayabileceklerine ikna etmeleri. Caner'in seçimi de böyle oldu. Pek çok aday vardı. Caner seçmelerde verdiğim sahnede beni çok ikna etti. Ondan sonrası çalışma ve prova. Detaylara çalışıyoruz. Rahatsız eden şeyler varsa onları söylüyorum. Eksiltme yapıyoruz, birlikte arıyoruz. Provalarda “şunu denesek mi?” dediğimiz yerler de oluyor. Mesela mağara sahnelerinde Mesut'un ağladığı sahne tam bir arayış sahnesidir. Caner'in önerisiydi, “böyle bir fikre ne dersin?” dedi.  Ben çok heyecanlandım, “hemen yapalım” dedim. Oyuncuların da mümkün olduğu kadar çok katkılarını almaya çalışıyorum ve provalarda bir ortak çizgi üzerinde uzlaşıyoruz. Sete çıktığımız zaman sadece kameraya çekmek kalıyor neredeyse.

- Almanya çok büyük ihtimalle Oscar’a Sarı Zarflar ile gidecektir. Normal şartlarda Türkiye’nin adayının da Kurtuluş olmasını bekleriz. Sen bunun olma şansını nasıl görüyorsun?

Bunun olabilmesi için Oscar Komitesi'nin Oscar'a aday adayı göstermesi gerekiyor. Benim hiçbir filmimi şimdiye kadar göstermedi. Her filmim bir festival başarısı yakalamış olmasına rağmen. Çünkü bu komite biraz kararların politik alındığı bir komite. Burada nasıl bir karar alacaklar bilmiyorum. Çok umutlu değilim açıkçası. Şaşırırım aday gösterilirse ama gösterirlerse şansı olur mu olmaz mı o ayrı bir konu. Bu kadar karanlık bir hikâyenin ön listeye kalmak için şansı olmayabilir.

- Kurak Günler’i çektikten sonra Kültür Bakanlığı verdiği maddi desteği geri almıştı. O zaman sana “Bir sonraki filmin için de bakanlık desteğine başvurur musun?” dediğimde “Başvururum tabii. Bu bizim hakkımız” demiştin. Kurtuluş için başvuru yapacak mısın?

Başvuracağız.  Hala aynı şekilde düşünüyorum. Bu bizim hakkımız. Başvurmaya devam edeceğim. Ama bunu yaparken de kendi duruşumdan taviz vermemeye dikkat edeceğim. Çok şükür bu filmi de bakanlık desteği olmadan çektik. Bu tabii ki ister istemez bir özgürlük katıyor. Hele bizim Kurak Günler’de yaşadığımız deneyimden sonra. Eğer destek alsaydık bakanlığa gösterip ikinci bir onay sürecinden geçmek benim için çok kabul edilemez bir süreç olurdu. Dolayısıyla bir yandan da başvurmak istemiyorum. Yine elimi kolumu bağlayacak bir sürece kendimizi sokmuş olmak istemiyorum. Çünkü senaryo sürekli değişiyor, sette değişiyor, kurguda değişiyor. Ben sürekli her aşamada onay mı alacağım? Ama bir taraftan bu destek bizim hakkımız. Bu bir kamu parası. Yine burayı da bir mücadele alanı olarak da görmemiz lazım diye düşünüyorum. O bağlamda bu konu boykot tartışmasına da benziyor.

- Gişeden ne bekliyorsun?

Filmi bekleyen çok insan var. Ama çok dezavantajlı noktalar da var. Birincisi dünya gündemi çok ağır. Şu an herkes savaş konuşuyor. Böyle bir dönemde insanlar sinemaya gitmek istemiyor. Ramazan ayrı bir faktör. Seyircilerin sinemadan elini ayağını çekmiş olması ayrı bir faktör. Ben de bilmiyorum.  Bir de tabii tavsiye edilecek mi? Çünkü bu film Kurak Günler gibi değil. Daha sert bir film. Özdeşleşecek karakterimiz yok.

- Evet faillerin tarafından anlatıyorsun hikâyeyi. Üstelik ötekine hep tepeden, üstten bir bakışla bakıyorsun. O tarafa gidip de onların derdini hiç görmüyorsun. Neden öyle olmasını istedin?

Hem benim merakım bu yönde hem de bu daha meydan okuyucu bir bakış. Çünkü kötüyü dışsallaştırmak çok kolay ve en çok yaptığımız şey. Kötünün lensiyle bakmak daha zorlayıcı. Hatta neredeyse ona hak veriyormuşum gibi, özdeşleşmeyi bile zorlayacak bir gözle bakmanın meydan okuyucu bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü tam da bu bakış açısı bize şunu söylüyor. O fail sen de olabilirdin. Failin bakış açısından anlatma sosyal bilimlerde son yıllarda çok kullanılan bir yöntem. Çünkü anlamak ve bilmek isteyen seyircide şu duyguyu uyandırıyor. Biz de o fail olabilir miydik acaba?

- Filme dair eleştirileri gören seyirciye ne söylemek istersin? Nasıl bir fikirle gitsinler sinemaya?

Önce filmi izlesinler, ondan sonra konuşsunlar derim. Ben her zaman böyle yaparım. Böyle yapmayı tavsiye ederim. Çünkü koşullandırma bir sinemacının en çok korktuğu şeydir. En iyisi bu tip peşin hükümlerden mümkün olduğu kadar arınarak filmi izlemek, daha sonra tartışmalara katılmak.


© T24