Yakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek |
Diğer
09 Şubat 2026
Her pazartesi ve salı siyasetin harareti yükseliyor. Kabine açıklamaları, liderlerin grup konuşmaları, ardından akşam ekranlarında aynı yüzlerin sürdürdüğü tartışmalar. Ancak bütün bu gürültünün ahalinin güncel dertleriyle ne kadar paralel aktığından emin değilim. Örneğin asgari ücret tartışmalarında üç ayrı duygusal evrene tanıklık ettik. Bir kesim için açıklanan rakam yeni bir hayal kırıklığı. Bir kesim, eleştirilere anında savunmayla karşılık veriyor. Asgari ücrete mahkûm olanlar ve emekliler içinse bu süreç yine “Biz ölmüşüz” duygusunun taze bir örneği.
Kutuplaşmanın uzun yıllar laik–muhafazakâr, Türk–Kürt, Sünni–Alevi gibi kültürel kimlikler etrafında şekillendiğini biliyoruz. Ancak bu farklılıkların gerilimi çoğu zaman toplumsal ilişkilerden çok, devletle yaşanan ayrıcalık–mağduriyet deneyimlerinden beslendi. Etnik ve inanç aidiyetleri arasındaki çatışmaların önemli bir kısmı da doğrudan doğal toplumsal dinamiklerden değil, devlet içi kliklerin müdahalelerinden kaynaklandı. Bugünse bu eski fay hatlarının ötesine geçen, daha derin ve süreklileşmiş bir toplumsal ayrışmayı yaşıyoruz.
Son on beş yılda bu toplumsal farklılıkların üzerine siyasal kutuplaşma kalın bir katman gibi yerleşti. Merkez–çevre ve sol–sağ eksenlerinden başlayan gerilim, AK Parti döneminin başından itibaren hem ton hem biçim değiştirdi. Önce AK Parti yandaşlığı–karşıtlığına, ardından Erdoğan yandaşlığı–karşıtlığına dönüştü. Bugün yaşanan siyasal kutuplaşma hem kimlik ayrışmalarını besleyen hem de onlardan güç alan yeni bir evreye geçmiş durumda.
Bu süreçlerin paralelinde 2017 yılından beri giderek derinliği ve şiddeti artan ekonomik tufan nedeniyle sınıfsal gerilim ve harareti de yükseldi. Bugün ise yerel dinamikler kadar bölgesel ve küresel dinamiklerden de beslenen, etnik ve inanç temelli olduğu kadar siyasal da olan, hayat tarzı kadar sınıfsal boyutu da güçlü bir yumağın içine sıkıştık. Bugün aynı fay hatların işlevleri değişmiş durumda. Kutuplaşmanın motoru yer değiştirdi. Artık mesele kim olduğumuzdan çok, nerede kendimizi güvende hissettiğimiz. Artık sıkışma yarına dair iddialarımızdan çok korku ve kaygılarımıza. Artık gerilim kimlerle dost olduğumuzdan çok kimlere karşı olduğumuzla ilgili.
Bugün elimizdeki bütün veriler şunu söylüyor, kutuplaşma duygusal bir forma dönüştü. Ve bu dönüşümün ardında ekonomiden psikolojiye uzanan çok daha derin bir toplumsal kırılma var.
Geçen haftaki yazıda anlattığımız kum saati toplumu metaforu, orta sınıfın erimesi ve geçişkenliğin durması, bugün siyasi davranışların en güçlü belirleyicisi hâline geldi. Ekonomik kaygılar yükseldikçe, insanlar kendilerini güvende hissettikleri kimlik alanlarına daha sıkı sarılıyorlar. Fakat bu kimlikler artık birer pozitif aidiyet değil, birer duygusal güvenlik kabuğu. Yani kimlikler değişmiyor, kimliklere yüklenen anlam değişiyor. Eskiden kimlik bir değer beyanıydı, “Ben böyleyim” demiş oluyorduk. Bugün kimlik bir korunma duvarı, “Ben onlar gibi değilim, onlar tekin değil” demiş oluyoruz. Bu fark, kutuplaşmanın psikolojik mekanizmasını tamamen dönüştürüyor.
Bu dönüşümü en iyi açıklayan teorilerden biri negatif kimliklenme. Birey kimliğini artık “kime benzediği” üzerinden değil, “kime benzemediği” üzerinden kuruyor. Güvensizlik arttıkça pozitif aidiyet zayıflıyor, negatif sınırlar güçleniyor.
Bugün Türkiye’de kimlikler tam da bu nedenle, ideolojiden çıkan, kültüreli aşan, psikolojik bir savunma hattı işlevi görüyor. Bu, kutuplaşmayı daha sessiz, daha içsel, daha kaçınmacı bir forma sokuyor. Kavga eden değil, birbirinden uzak duran bir toplum hâline getiriyor.
Kutuplaşma artık gürültülü değil. Meydanlar yerine iç dünyalarda yaşanıyor.
Argümanlarla değil, duygularla çalışıyor. Bu yeni form üç belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Birincisi “temassızlık”, fiziksel yakınlık sürüyor, etkileşim azalıyor. Aynı sokakta, aynı markette, aynı toplu taşımada yan yanayız ama duygusal olarak birbirimize kapalıyız.
İkinci form, dijital dünyada uzaklaşma biçiminde. Eskiden sosyal medya kavga çıkarırdı. Bugün kavga etmiyoruz bile. Blokluyoruz, sessize alıyoruz, uzak duruyoruz.
Yani bağırarak değil, kaçarak kutuplaşıyoruz.
Üçüncü form, güvenlik merkezli aidiyetler kurguluyoruz. Bir siyasi pozisyona ideolojik nedenle değil, “Kendimi orada daha güvende hissediyorum” diye bağlanılıyor.
Bu, siyasetin doğasını kökten değiştiriyor.
Bu yeni psikoloji ve........