Kaygılı toplumda siyasetin sınavı: Onurlu bir yaşam vaadi ve güvenilir sistem nasıl kurulacak? |
Türkiye uzun süredir yalnızca ekonomik kriz yaşamıyor. Aynı zamanda devletle toplum, hukukla siyaset, vatandaşla gelecek arasındaki ilişkinin yeniden ve sert biçimde tanımlandığı tarihsel bir eşikten geçiyor. Bugün yaşadığımız süreç yalnızca hayat pahalılığı, gelir kaybı ya da yoksullaşma meselesi değil; toplumun geniş kesimlerinin giderek daha fazla “güvende değilim”, “korunmuyorum”, “yarını öngöremiyorum” duygusuyla yaşadığı bir dönem.
Bu nedenle bugün Türkiye’de siyasetin ana meselesi yalnızca seçim kazanmak değil. Asıl mesele, toplumun yeniden ortak bir geleceğe inanıp inanamayacağı.
Son aylarda yaşanan gelişmeler bu duygusal ve siyasal kırılmayı daha görünür hale getiriyor. Özellikle Ekrem İmamoğlu davasının seyri, yalnızca bir hukuk dosyası ya da siyasi rekabet başlığı olarak okunamaz. Çünkü toplumun önemli bir bölümü artık yaşananları münferit hukuki süreçler olarak değil, iktidarın, devletin bütün imkânlarını kullanarak siyasal alanı yeniden biçimlendirme girişimi olarak görüyor.
Bu algının güçlenmesinin nedeni yalnızca davaların içeriği değil elbette. Yargı süreçlerindeki hukuk dışılıklardan medya operasyonlarına, parti içi tartışmaların köpürtülmesinden siyasetçiler hakkında sistematik itibarsızlaştırma kampanyalarına kadar uzanan geniş tablo, iktidarın rakibini yenmeye değil, muhalefeti biçimlendirmeye çalıştığı düşüncesini güçlendiriyor.
Kamuoyunda casusluk davası olarak tartışılan süreç de bunun yeni örneklerinden biri oldu. Daha dava sonuçlanmadan TELE1’in satış sürecine sokulması, Türkiye’de hukuk ile siyasal güç arasındaki sınırların ne kadar aşıldığını bir kez daha gösterdi.
Necati Özkan’ın savunmasında söylediği şu cümle bu yüzden yalnızca kişisel bir hayal kırıklığını anlatmıyor: “Hayatım boyunca devlete ve adaletine inandım, yanılmışım.”
Bu duygu bugün yalnızca muhalif bir yurttaşın ya da siyasetçinin duygusu değil. Toplumun geniş kesimlerinde büyüyen temel kırılmalardan biri tam da burada ortaya çıkıyor. İnsanların önemli bir kısmı artık devletin tarafsızlığına, hukukun eşit uygulanacağına ve kuralların herkesi aynı biçimde bağlayacağına dair inancını kaybediyor.
Ortak yaşama iradesini güçlendirmek
Nitekim geçen hafta değerlendirdiğimiz araştırmanın bulguları da bu tabloyu doğruluyor. Araştırma, toplumun yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal ve zihinsel olarak da ağır bir belirsizlik altında yaşadığını gösteriyor. İnsanlar yalnızca yoksullaşmıyor; hayatlarını sürekli risk yönetimiyle sürdürmeye çalışıyor. Harcamalarını kısmaları, planlarını ertelemeleri, küçük güven alanlarına çekilmeleri, geleceği daha kısa vadeli düşünmeleri tesadüf değil. Çünkü toplumun önemli bir kısmı artık hayatı büyütmeye değil, ayakta tutmaya çalışıyor.
Tam da bu nedenle bugün Türkiye’de siyaset yalnızca iktidar-muhalefet rekabeti değildir. Toplumun yeniden hukukun üstünlüğüne olan inancını, devlete ve kurumlara güven duygusunu, ortak geleceğe inancı ve ortak yaşama iradesini yeniden üretip üretemeyeceğimiz meselesidir.
Elbette bütün bu sorunların çözüm adresi yine siyasettir. Gidişatı değiştirmek, toplumun kaygısını azaltmak, yeniden umut ve iyimserlik üretmek ancak siyaset yoluyla mümkündür. Ancak burada muhalefetin önünde iki ayrı mücadele alanı olduğu da açık.
Bir yandan CHP ve muhalefet, iktidarın yargı, medya ve devlet imkânlarını kullanarak kurduğu yoğun baskı düzeniyle mücadele ediyor. Muhalefeti yalnızca geriletmeye değil, kendi iç gerilimleri üzerinden parçalamaya ve küçültmeye dönük organize bir siyasal strateji yürütülüyor. Türkiye’de muhaliflere yönelik hakaretin ve itibarsızlaştırma kampanyalarının fiilen serbest hale gelmesi, toplumun adalet duygusundaki aşınmayı daha da büyütüyor.
Ancak muhalefetin mücadelesi yalnızca baskıya direnmekten ibaret değil. Çünkü siyaset aynı zamanda........