İstanbul: Tanrıçaların şehri |
Bu şehri yalnızca surları, sarayları ve fetihleriyle anlatmak eksik kalır. Çünkü İstanbul gibi şehirler, taşın ve toprağın ötesinde bir hafızaya sahiptir.
Yüzyıllar boyunca bu toprakların isimleri değişti; ama onu koruduğuna inanılan kadınlar şehrin üzerinde kalmaya devam etti.
Çünkü bu kentin hikâyesi bir kadınla başladı.
İo: Bir geçişin başlangıcı
Gökyüzünün hâkimi Zeus’un aşkına hedef olan Io, kıskançlığın ve iktidarın arasında sıkışır. Zeus onu korumak için beyaz bir ineğe dönüştürür; ancak bu dönüşüm bir kurtuluş değil, bitmeyen bir sürgünün başlangıcıdır. Hera’nın gönderdiği at sineği Io’yu kıtalar boyunca kovalar.
Efsaneye göre Io, uzun kaçışının sonunda bugünkü Boğaz’a ulaşır ve karşı kıyıya geçer. Bu yüzden antik dünya buraya “inek geçidi” anlamına gelen Bosporos adını verir.
Bir kadının acıyla yaptığı geçiş, bu kentin coğrafyasına ad olur.
Hekate: Eşiğin ve gece ışığının tanrıçası
MÖ 7. yüzyılda Megaralı kolonistler Sarayburnu’nda Bizantion’u kurduğunda burası yalnızca stratejik ama tehlikeli bir yerdi. Karadeniz’in sert rüzgârları, Marmara’nın akıntıları ve dar geçidin belirsizliği, kenti hem zenginliğe hem tehlikeye açık kılıyordu.
Antik kaynaklar, düşman donanmasının karanlıkta şehre yaklaşmak üzere olduğu bir gece gökyüzünde aniden beliren esrarengiz bir ışıktan söz eder. Bu ışığın kavşakların, sınırların ve geçişlerin tanrıçası Hekate’ye ait olduğuna inanılır. Şehir kurtulur. Ve o andan itibaren Hekate, Bizantion’un koruyucu gücü olarak kabul edilir.
Hekate sıradan bir tanrıça değildir. O, kapı eşiklerinde durur. Üç başlı tasvir edilir; çünkü aynı anda geçmişe, şimdiye ve geleceğe bakar. Geceyle, ay ışığıyla ve bilinmeyenle ilişkilidir. İstanbul’un coğrafyası da bir eşiktir. İki kıta arasında, iki deniz arasında, iki dünya arasında durur. Hekate’nin simgelediği şey tam da budur: Geçişin tehlikesini bilen ama gelecekle dengeleyen usta bir bilinç.
Tyche: Kentin yazgısını taşıyan figür
Zaman ilerler, Bizantion bir imparatorluk başkentine dönüşür. MS 4. yüzyılda I. Konstantin kenti yeniden kurup Konstantinopolis ilan ettiğinde, şehir artık yalnızca bir liman değil, dünyanın merkezidir.
Antik dünyada her büyük kentin bir Tyche’si vardı. Tyche, o kentin talihini, bereketini ve kaderini temsil ederdi. Başında sur biçimli taç taşırdı. Elindeki bereket boynuzu refahı, ayaklarının altındaki küre ise dünyanın merkezine yerleşme iddiasını simgelerdi.
Konstantinopolis’in Tyche’si, imparatorluğun siyasi vizyonunun mitolojik karşılığıydı. Kent kimliği, bir kadın figürü üzerinden kutsallaştırılmıştı.
Bugün İstanbul hâlâ ayakta duruyorsa, bu yalnızca jeopolitik gücüyle değil; kendi yazgısını sürekli yeniden kurabilme kapasitesiyle ilgilidir. Tyche’nin elindeki bereket boynuzu belki artık görünmezdir; ama bu şehrin talihi hâlâ tartışmasız biçimde canlıdır.
Medusa: Gölgenin koruyucusu
İstanbul’un hafızası yalnızca ışıkla değil, gölgeyle de yazılır. Yerebatan Sarnıcı’nın serin karanlığında baş aşağı duran Medusa başları, bu şehrin yeraltına gömülü mitolojik bilinçaltıdır.
Medusa bir cezadır; ama aynı zamanda bir kalkan. Bakışı taşa çevirir. Antik dünyada onun yüzü tapınak kapılarına, zırhlara ve surlara işlenirdi; çünkü korku, bazen en güçlü savunmadır.
Başının ters yerleştirilmiş olması bir mimari çözüm olabilir. Fakat simgesel düzlemde daha fazlasını fısıldar: İstanbul tehdidi doğrudan karşılamaz; onu dönüştürür. Yukarıda hayat akarken, aşağıda bir kadın yüzü onu korumak için nöbet tutar.
Bu şehir, karanlığını da koruyucuya dönüştürmeyi bilmiştir.
İstanbul’un mitolojik haritasında kadın figürleri belirleyici bir hat çizer.
Bu şehrin en eski hafızasında bir kadın yürür. Sürgüne rağmen yoluna devam eden, karanlıkta ışık yakan, yazgısını taşıyan bir kadın.
İstanbul’un ruhu, fethedenlerin değil; direnenlerin hafızasıyla ayakta kalır.
Ve o hafıza, kadim bir kadın sesidir.