Benim yuvam boş değil; ben bir kuş yetiştiricisiyim |
Hayatımın en zor anlarından biri, bundan dört yıl önce iki çocuğumu da üniversitelerine bırakıp eve döndüğüm andı. Önce kızımın Victoria’daki yurt odasına eşyalarını taşımış, orayı iki günde küçük bir eve dönüştürmüş, ona son bir kez sarılıp Vancouver’a dönmüş; ertesi gün oğlumun eşyalarını Kelowna’ya götürmüş, onunla birlikte odasını yerleştirmiş, ona da son bir kez sarılıp tekrar eve doğru yola çıkmıştım.
Dönüş yolunda düşünceler birbirini kovalamıştı. Her ne kadar sosyal bir insan olsam da, hayatımın son 18 yılını ikiz çocuklarımın üzerine kurmuştum. Onlar doğduktan sonra tam zamanlı işimi bırakıp evden çalışmaya başlamış, böylece bütün ilklerine tanıklık etme şansına sahip olmuştum. İlk adımları, ilk sözcükleri, ilk karne heyecanları, ilk okul performansları… Onlar için daha iyi olacağını düşünerek, hiç tereddüt etmeden bir kaplumbağa gibi tüm hayatımı sırtıma yükleyip Kanada’ya göçmüştüm. Onlar yaşları gereği havası, suyu, kültürü bambaşka olan bu memlekete kolayca alışırken, ben sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Tam “düzenimizi kurduk” dediğim anda, ikisi de yuvadan uçmuştu. Benim evim, çocuklarımın yanıydı. Peki ben şimdi “ev” diye nereye dönüyordum? Az sonra öğrenecektim.
Kapının kilidini açtığımda, derin bir sessizlikle karşılaşıyorum. Hemen evde bir ses olsun diye müziği açıyorum. Ama hiçbir melodi, havada asılı duran o durağanlığı bastıramıyor. Gençlik kahkahaları, kendi aralarındaki atışmalar, birbirlerine kızıp kapı çarpmaları, oğlumun gitarının sesi, kızımın ayna karşısında yaptığı oyun provaları… “Hiçbir müzik, o şahane kaos kadar güzel olamaz,” diyorum gülümseyerek. O anda, eve girdikten sonra refleks olarak kapıyı içeriden kilitlemediğimi fark ediyorum. Çünkü her an çocuklarım okuldan ya da arkadaşlarından eve dönebilirdi. Dönmeyecekleri gerçeğini henüz idrak edememiştim.
Diğer dört ayaklı yavrum Mişka’m ise çocuklardan bir yıl önce kanatlanıp evi sonsuza dek terk etmişti. O hayatta olsaydı, poposunu sallaya sallaya beni kapıda karşılar, sarılır, yüzümü öpücüklere boğar ve hiç bilmediğim bu sessizliği dayanılır hale getirirdi. Ama o da yoktu. Bekâr bir anneydim. Dolayısıyla, “Çocuklar yuvadan uçtu; artık rahat rahat birbirimize odaklanabiliriz,” ya da “Bütün gün didişebiliriz,” diyeceğim bir hayat arkadaşım da yoktu. Bir göçmen olarak ailemden ve arkadaşlarımdan kilometrelerce uzaktaydım. 47 yaşındaydım ve yalnızlık duygusu bir karabasan gibi üzerime çökmüştü.
Kendime hızlıca bir sandviç hazırlarken - çünkü artık yemek yapmama da gerek yoktu -uzunca bir süre“Çocuklaaaar! Yemek hazır!” diye seslenmeyeceğimi fark ediyorum. Gözlerim doluyor. Aceleyle tabağımı bulaşık makinesine koyuyorum. Sonra tek bir kişinin bulaşık makinesini kaç günde doldurabileceğini düşünüp tabağı makineden çıkarıyor, elde yıkıyor ve yerine kaldırıyorum. Birkaç gün sonra evimize 15 dakika uzaklıktaki, çocuklarımın mezun olduğu lise açılıyor. Sabah odama her zamanki gibi okula giden çocukların bağrış çağrışları doluyor. Uyku sersemi kalkıp, çocuklar uyanmış mı diye odalarına bakmaya gidiyorum. Yataklarının bozulmadığını görünce, öylece kapıda durup odalarına bakakalıyorum.
İtiraf ediyorum; çocuklar büyürken, bazen iş yükünden, bazen yorgunluktan “Üniversiteye gitsinler de ben de artık kendi hayatıma bakayım” diye çok söylendim. Ama gittiklerinde fark ettim ki, benim hayatım zaten onlar olmuş. Çocuklar için yemek pişirmediğim, onları basketbola, drama dersine, ona buna götürmediğim, iki çocuklu, bir köpekli bir evin bitmeyen rutinleriyle uğraşmadığım zamanlarda ne yaptığımı hatırlamakta zorlanıyorum. Senelerdir evden çalışan bir insandım. Ama “ev” denilen bu yeni ortama alışamadığım için yaptığım işleri de yapamaz hale gelmiştim. Evden giden sanki çocuklar değil, hayat amacım oluyor.
“Beş yıl önce attığım oklar, bugüne düştü” yazımda çocukların üniversiteyi kazanmaları karşısındaki duygularımı kaleme almış, elbette “Boş Yuva Sendromu’nu da yazacağım. Artık Türkiye’den mendilleri uzatırsınız”........