Benim Masumiyet Müze’m: Independenta yangını, 80 Darbesi, Ajda, Neco, eski eşyalar, aşk acısı |
“İyi bir köşe yazısı ile aşkı birleştiren şeyi buldum, Kemal Bey,” dedi bana.
“Nedir?”
“Aşk da, köşe yazısı da tabii ki bizi şimdi mutlu etmelidir.
Ama ikisinin de güzelliği ve gücü akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür.”
Masumiyet Müzesi, Bölüm 24, Nişan, sayfa 133
Bir ay önce yazmayı planladığım bu yazı, hastalık ve gündem arasında gecikti. Belki de iyi oldu. Çünkü her üç günde bir gündem değişen memlekette, Masumiyet Müzesi dizisi de bir süreliğine herkesin konuştuğu tek konu oldu: Kimi Kemal’in bencilliğinden şikayet etti, kimi Füsun’u yargıladı, kimi Sibel’e üzüldü. Sosyal medya Neco’nun “Veeee seeen... Hayatını boyarsın pembeye…” diye başlayan şarkısı eşliğinde diziden sayısız kliple doldu. Sonra gündemden düştü. Ve benim yazma vaktim geldi. Kimseler diziyi konuşmazken...
Orhan Pamuk’un ölümsüz eseri Masumiyet Müzesi’ni yıllar içinde defalarca okudum. Bu yüzden Netflix dizisi fikri beni ürkütmüştü. Kendi Kemal’im ve Füsun’um ile karşılaşamamaktan ve kurduğum hayalin kaybolmasından korkuyordum. Ama öyle olmadı. Selahattin Paşalı’nın bakışlarıyla, Eylül Lize Kandemir’in susuşuyla bize aşklarını ve acılarını yaşatması beni derinden etkiledi.
Yönetmen Zeynep Günay’ın kurduğu dünya diziyi yer yer kitaptan daha etkileyici kılmıştı. Acıyı okumakla onu fiziksel olarak görmek aynı şey değilmiş. Bir sahne var. Yağmur yağıyor. Kemal Sibel’le Füsun’un hayaleti arasındaki iki hayatta sıkışmış. Yemek masasından kalkıyor, restoranın karşısındaki Merhamet Apartmanı’na gidiyor, Füsun’la seviştikleri yatağa yatıyor, Füsun’un üzerinde ruj izi olan sönmüş sigarası elinde... Dışarıda şimşekler çakıyor. Kemal “Ahhh!” diye bir çığlık atıyor. Ben de “Ahhh…” derken buluyorum kendimi, benim de gözümden yaşlar süzülüyor. Bu, duyguları görünür kılan yönetmen Zeynep Günay’ın büyük başarısıdır. Tüm ekibi can-ı gönülden tebrik ediyorum.
Dizi, nefis bir kitap uyarlaması olmakla kalmamış, hafızamın çekmecelerini de tek tek açmıştı. Bu hafta benim Masumiyet Müze’mi yazacağım. Çekmeceden etrafa saçılanları... Çocukluk tanıklıklarımı, eşyaları, anıları, şarkıları, acıları...
Independenta yangını
Independenta yangını; Kendi hayatımın felaketi değil, cesareti
“15 Kasım 1979 gecesi sabaha karşı, annemle Nişantaşı’ndaki evde büyük bir patlama sesiyle uyandık” diye başlar Masumiyet Müzesi’nin Boğaz’da Yangın isimli 64’üncü bölümü. 15 Kasım 1979 gecesi sabaha karşı Moda’da babaannemin kızkardeşi Şefika Teyze’nin evinde büyük bir patlama sesiyle uyandığımda henüz 5 yaşındaydım ve hayatımda ilk kez anne ve babamdan ayrı kalıyordum.
Daha o sabah salonun ortasına battaniyelerden çadır kurmuş, babamın kuzeni Safinaz Abla’yı çadır evimde ağırlamış, ona oyuncak bebeğimi sevdirmiştim. Annemle babamdan ayrı geçirdiğim ilk gece yaşayacağım macerayı bundan ibaret sanıyordum. Ta ki, sabaha karşı sadece evin değil, sokaktaki tüm apartmanların camları gürültüyle yerle bir olana ve evin içi gündüz gibi aydınlanana kadar. Pencereden, kırık camların arasından kafamı uzattığımda denizin cayır cayır yandığını, alevlerin göğe ulaştığını, karşı apartmanların kalan camlarından alevlerin ayna gibi yansıdığını gördüğümde gözlerim dev gibi açılmıştı. Babaannemin ara sıra bahsettiği Cehennem Ateşi bu olmalıydı.
Babaannem dua mırıldanırken, kırık camları süpürüyordu. Komşular balkonlara çıkmış, birbirlerine ne olduğunu soruyordu.“Deniz kazası” diye bağırdı biri:“İki gemi çarpışmış.” Ertesi sabah babam arabayla bizi almaya geldiğinde babaanneme “Anne, gelecek günü bulmuşsunuz Moda’ya. 96 bin ton ham petrol taşıyan Romen Independenta tankeri, Haydarpaşa’da Yunan gemisi ile çarpışmış. Allah korudu sizleri. Bir daha Ayşe’yi alıp bir yere gitmek yok,” dedi.
“Baba var........© T24