Necati Tosuner: Masalara vura vura konuşuyorum, duyuyor musun?

“Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.”

-Edip Cansever

Hiç çocuk gibi çocuk olamadım. Doğuştan değil, sonradan aksayan bir ayağım vardı, anası babası gibiyimdim, kimseler oradan vurmasın diye onu saklamak için kuğu gibi yürürdüm. Belli olmasın diye ayağımın aksadığı hiç koşmadım. Ama kafamın içinde hep bir koşuşturma… Başım gövdemin üzerinde bir arı kovanı adeta. “Sen de öleceksin be yavrum, işine bak!” Ayağımdaki damar kalbime kadar uzanıyor benim de, yine de sakladım hep ayağımın aksadığını, onu görenler kalbimin de aksadığını görmesinler diye… Yoksa ben yetişkin mi doğdum? “İnsan” deyince aklıma iblisler, şeytanlar geliyor. Çobanoğlu’nun da dediği gibi “Benden daha ne olur, yürür yalan söylerim…” Bazen doğmamış da dosdoğru yaratılmış bir şey sandığım da oldu kendimi. Nasıl oluyordu da her şeyi böyle kendiliğinden biliyordum, bilmeden. Gözlerim de hiç iyi görmezler, bak bu ezelden. Her yeri ezberlerdim. “Şu köşeyi dönünce, şu kadar adım sonra basamaklar, unutma sakın, düşersen tutmazlar seni” derdim kendime. Dünyada gittiğim her yeri işte böyle ezberlemiştim, her yeri avucumun içi gibi bilirdim. “Her şeyi de bilme, cin!” Ama kaderim de oradaymış, onu hiç bilemedim. Beni leylekler getirmiş olabilir! Buna gülelim…  Çok küçükken yazanların arızalı tipler olduğunu anladığımda Tanrı’nın mükemmel insanı yaratırken defolu olanları “kenara” diye ayırdığı bir yer sanıyordum dünyayı. Bu arızanın tamiri yoktu çünkü. Burada her şey değişiyor diye zamanla bir “geri dönüşüm” fabrikası diyordum burası için habire.  Nereye bu dönüş, geriye doğru ileride bir yere.  Her şeyin öğütüldüğü bir değirmendi burası. İyi, kötü ve arada kalanları da kendine dahil eden bir yok oluş kumbarası. Parası olan da olmayan da burada. Para ne işe yarar ki?  İçi cam kırıkları ve su dolu bir şişe. “Dünya” diyorum sana, yaramıyor bir işe. Burada “ileri” diye bir şey yok. Çünkü insanlar çok mutlu öldükleri anlarda bile bu hisse kapılmıyor mu? Ülkenin en iyi en ünlü psikiyatristlerini bir telefonla arayabiliyorum. “Hocam!” diyorum, “deliriyor olabilir miyim? Bir rüyada gibiyim ve her şeyin bir rüya olduğuna da eminim.” Onlar da bana ayrı ayrı her defasında “Aman Feriha Hanım, olur mu hiç öyle şey, siz bir istisnasınız” deyip geçiştiriyorlar. “İstisna” deyince zır zır deliler, meczuplar, mecnunlar geliyor aklıma ama benim, niye? İnsan bu yaşa gelince bohçasını hazırlamalı, ben hep böyle gördüm. Ne olur bu yaşta bir insanın bohçasında? Beyaz kumaş, beyaz sabun, sabun için rende, hacı yağı biraz, bir sünger, bir de küçük beyaz bir kese. Dikişsiz, ipliksiz bir elbise giydirirler sonra. İnşallah temiz de yıkıyorlardır. Temizlik çok önemli. Annem, her ölümde hep aynı şeyleri anlatırdı: Kişi kendini görürmüş  teneşirin üstünde, musalla taşında. Onu çukuruna indirenlere yardım bile edermiş ama sonra herkes çıkıp gittiğinde kabristandan, doğrulup yerinden kalkmak istermiş de başını taşa vurunca “Eyvah, ölen benmişim” dermiş. Her şeyi, herkesi görürmüş de yalnız kendini göremezmiş. Rüyası öyle de uzun sürermiş insanın. Böyle böyle dünyayı gördüm, insanı tanıdım. “Hayat” dedikleri, bu kadar işte. Bu kadar şey için ben yaralayamam kimseyi.

Akranlarımın bilmediği şeyler bunlar. Çok akıllı geçinenlere abesti işgal fikirler!  Bilenlerin de pek umurunda olmayan şeyler. İnsanın aklı başına, doğrulup başını taşa vurunca geliyor belki de. Alnım niye bu kadar ezilmiş, anladın mı şimdi? Her dalgınlıktan doğrulup birden başımı hep o taşa vurdum ben. Uyandıkça da ölüyor belki insan. Bu yaşıma kadar bir sürü hayalim oldu, hepsi de gerçek oldu. Hakikat bunlardan hiçbiri değilmiş meğer. “Artık hayalin yok mu?” Var, olmaz olur mu? Çukuruma indiğim gün eli harama değmemiş olanlar tutmalı kürekleri, ama bu da hayli zor. “Sen bu kafayla hep açıkta kalırsın…” Olsun, yan yatışım sırtımın üstüne kayar da sonra zamanla birden göğe baka kalırım. Sorun yok. “Göğe bakalım!” Bin yıl yaşayacağımı bilseydim, yine de buna hazırlanırdım ben. Sonsuz bir hayata katlanamayacağım için.  Benim hayatım yolunda ama hayatına ram olduğum hayatlara  bakıyorum; dünya, bildiğin gibi, olmamış! Hem ölüm korkumda hiç yok, niye bu kadar yok bilemem. Korkusuz da değilim, hiç ölmemekten çok korkan da biriyim. Bütün çocukluğumdan beri hep bu hazırlığın içindeydim.  Sadece bir kurşun kalemim varken yazdığım vasiyetim geliyor aklıma, “başka işin yok mu senin ‘katır cilvesi’, eşek sıpası” diyecek yaşa da geldim, durup o yaşlarımı hatırlayacak… Ama ben sonra birçok şeye sahip olduğumda da değişmedim hiç. Nerden geldi de çatıldı ruhuma bu benim, bilmiyorum ki. Birçokları “aşk” dedi bu halime. Zamparalık da cabası.  Fakat ben birçok kitapta aşkın bir çeşit veba olduğunu okumuştum. Hastalıktı bu tamam da çaresi de mi yoktu? Ama işte hep aklımda diye galiba “Sonra yine bize döndürüleceksiniz… Sonra yine bize döndürüleceksiniz!” Dönmek, geriye doğru akan bir su gibi. İnsan da zaten ölürken kandaki oksijen sayısı azalıyor diye boğularak ölmüyor mu?

Geriye doğru akan bu su gerçekten de boğuyor. “Yardım edin! Yardım edin!” sesleri hiç duyulmuyor, uyku felci gibi bir karabasan gelip çöküveriyor göğsüne insanın. Her şeyi görüyorsun, ama sesin çıkmıyor, kıpırdayamıyorsun. Onun tepesinde kırmızı bir şapkası olurmuş, vurup düşüren elinden kurtulurmuş. Ölümü düşünmek böyle bir şey değil, yaşamak da. Belki de  bildiğim halde söylemiyorumdur, belki de ne bildiğimden emin değilimdir hiç. Bu dert bende ifade edilebilcek kadar yüzeye çıkmamış da olabilir. Fikirlerle sesler temas etmeyince hiçbir şey kelimelere dönmüyor çünkü. Demek fikirler de  mi yetmiyor artık, söylemek istediklerimi söylemeye? Çok da önemli bir mesele değil. Vicdan mefhumu yorgun, yaralı. İlk çocukluğumda hiç sırtı üstü yatamayan ben insanı ölünce sırt üstü gömüyorlar sandığım için sırt üstü yatmaya başlamıştım. Sekiz yaşında bile değildim. Alışayım diye. Aradan birkaç yıl geçtiğinde insanları sağ yanları üzerine gömdüklerini öğrendim. O gün o çukurdan içeriye bu kadar yakından bakmamalıydım. Baktım ama. Kimdi çukura indirilen böyle, söyleyemem. Belki sonra beni de birgün onun göğsüne  bırakırlar. “Mutlaka görmeye bunu hakkı var” diye götürdükleri için beni de görmüş bulundum. Görmem gerekiyormuş demek ki… Böylece sağ yanıma yatmaya alıştım. Ne kadar da muntazammışım, “belki de hiç gömülmeyecek denizde boğularak ya da büyük bir savaşta, toplu bir afette kaybolup gidebilir cesedim” diye de hiç düşünmemiştim. Bir şekilde nasılsa ne zaman, nerede, nasıl öleceğime çok emin hissettiğim için galiba. Suya baktım, yıldızımın göklerde çizdiği haritalara. Nasıl öleceğini, nerede ve ne zaman bilmek. Korkunç da değil. Ölümü bu kadar düşünmek iyi de değil. Ama ölümü bu kadar çok düşündüğüm için oldu belki de her şey. Bırakıp gidemediklerim, yaptıklarım ve yapamadıklarım değil,  yapmadıklarım. Hatta yazan biri olmamdaki temel yapıcı neden de bu oldu belki de. Eminim. Aziz Nesin “Ölümü çok düşünen insan namussuzluk edemez” demişti. Ölümü düşünmek hep,  benim için çok  da kötü olmadı diyebilirim. Aksi olsaydı her şeyin, ben yine böyle biri olurdum. Bal arısı yahut karınca. Vızzz, vızzz, vız. Kaderci değilim, “Kendim ettim, kendim buldum” hem dinlerim hem söylerim. Böyledir bu: “Bilirim, bildiririm!” Çünkü şairin de dediği gibi “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün / Suçun yarısı bizim, yarısı günün.”

Aslında başka bir şey anlatmak istiyorum. Denizde bir şey gibi hep yüzeyde kaldığımı hissettiğim için “diplerin, derinliklerin insanı” diye tarif edilsem de o yukarıdaki boşlukta duruyorum hep. O boşluğu taşa tutanlar da oldu. Ama boşluk işte, ona atılan bütün taşları yuttu. Taş atanlar? Sadece yoruldular. Son görüşmemizde Ahmet Oktay “Çok görünen çok kirlenir” demişti.  Ne kadar da gençtim. Gençlik de bir saat dilimi gibi geçip gitti, sanki hiç tanımadığım biri gibi yanı başımdan. Hayran hayran hala bakarım onun ardından. Hiçbir şey bilmemek ve hiç doğmamış olmak ve tanınmamak bence büyük büyük bir saadet. Böylece dünyanın başını döndüren hiçbir şeye katkın olmamış oluyor. Sorulursa “nedenler günü” geldiğinde, “hesabı” da böylece sorulmayacak bir kimse oluyor insan. Ama görmüş olmak, tanıklık. En büyük dert bu ve cezası çok  ağır olacak olan şey de bu: “Neden müdahale etmedin?” “Babasının eliyle, gözüyle seçip aldığı biricik kızı, toplumun değerli bir üyesi, sınıfının seçkini” falan olmak da istemedim hiç.  Sadece bir tek şey olmak istedim: Kurtarılması  gerekeni kurtarılması gereken anda kurtacak kişi…”Irmağın akışına müdahale etmek”den ben hep bunu anladım. Çok da dramatik ve duygusal şeyler söylemiyorum aslında. Benim konuşma biçimim bu. Yazdığı gibi konuşan, konuştuğu gibi yazan biriyim sadece. Bir yazar değil. Bu sadelikle kuşattığınızda kendinizi aşılmaz bir kibirle var olduğunuzu sanabilirler. Öyle değil. Sadece yazarak çok para kazanabilirdim, burada yazmaya başladığımda da bana bir telif teklif edilmişti. Bir kez de değil, çok defa. Kabul etmedim hiç. Oturup yirmi dakikada yazdığım şu kısacık yazılara bir de karşılık mı alacaktım yani? Olmaz. Giremem böyle yüklerin altına. Düzenini babasının istediği gibi kurmuş birinin buna ihtiyacı da yoktu zaten. Ne kadar da çok korkardı, “büyüyecek de Robin Hood olacak” diye. Hırsızları hiç sevmezdi. Hem ben ihtiyacı olanlar için yazıyor, yaşıyordum. Onlara “açılsın” diye ağzında durduğum bu kapıdan geçenlere bir de bilet mi kesecektim “şu köşe beş lira, yer verelim yeni kuşağa” diye. Utanç verici.

Ömrümce yazdığım tek bir satır için bile hiçbir karşılık almayacağım. “Fıstığım, sen salak mısın?” Diyelim ki öyle! Sadece köşe yazıları değil, yazdığım kitaplar içinde bu böyle. Almam, alamam, zaten lüzum da yok buna. Son romanım Everest’den çıktı. Yayın yönetmeni ilk görüşmemizde telif konusunda konuşurken bu konuda konuşacak hiçbir şeyimizin olmadığını, “Basacaksanız basın, basmayacaksanız da basmayın, ne telif, ne reklam ne bir şey…. Benim hiçbir beklentim yok” dediğimde koltuğuna gömülmüştü. Ben sadece doğru bir yerde doğru bir şekilde durmak istemiştim. Kitap basıldı. Söylenenden birkaç yıl sonra. Doğrusu bir ara basılmasın “vazgeçtim”  diye attığım e maili de pek umursamamışlardı. Ne aradım ne de sordum bu süre zarfında. Birkaç ayda bir arayıp “Heyecanlı mısın? diye sordular, kılımın dahi kıpırdamadığını söyledim hep.  Biraz yıkıldılar. Yirmili yaşlarda yazıp kırklarımda teslim ettiğim bir dosyaydı sadece. Okunsa ne olur, okunmasa ne… Başka bir şey değil. Hiçbir beklentim olmadığı halde sonra  bendeki arıza da gün yüzüne çıktı birden. Sinirlenince de kabuğunu usulca çatlatan  çekirdek gibi değil, asfaltı delen zelzele gibi biriyim ne yazık. Sorunlardan biri şuydu, kitabımı bir “edebiyatçının kitabı” diye basmadılar, bir köşede edebiyat hakkında, eh fena değil bana göre tabi, idare eder yazılar yazdığım için basmışlardı.  “Hani bizim yazarımız olursa bize karşı daha bonkör olur” diye. İlk görüşmede bununla da ilgili şeyler söylemiştim ama: “Kitap göndermeyin, direktif vermeyin, falanca mecrada yazıyorum diye basacaksanız bu kitabı sakın basmayın.” Bütün hayatımı üzerine bina ettiğim prensipler, derken boşa konuşmuşum meğer.

Kitap çıkar çıkmaz başka  bazı şeyler de oldu. İntihallerine rağmen bazı yazarlar devasa ücretler alıp reklam bütçelerindeki paylarını arttırmayı başarırlarken, arka arkaya seçilmişlere galalar yapılırken Necati Tosuner aradı beni. Çok can sıkıcı şeyler anlattı. Biz zaten zaman zaman arardık birbirimizi. Fiziksel ve maddi bazı problemlerle artık mücadele edemeyecek yaşa gelmişti. Birçok teklifte bulunmuştum ona, ama gurur… Hiçbirini kabul etmedi. “Gel seni bize götüreyim, açarım sana bir katı, kurarım istediğin düzeni, her akşam da gelirim, açarız bilgisayarı sen söylersin ben yazarım, limon satarım sana çocuğum gibi bakarım” demiştim, defalarca. Şaka değil, limon satıyorum gerçekten de.  Ne bunu ne de buna benzer hiçbir şeyi kabul etmedi. Onu bir kere  traş ettim, sakallarını babamın sakalları gibi saklıyorum. Ben akranlarımla hiç uyum sağlayamadım, bunun için çabalamadım da. Kabahatse bu, evet kabahat benim. Sadece yaralı olanlarla bağ kurabildim hayatım boyunca. Koşulların yok ettiği, yok etmeye çalıştığı herkesle akrabayım, arkadaşım. Onlar benim kardeşim. Bence yeryüzünde onlarla benim aramda bambaşka bir şey var hep. Anlatamıyorum galiba… Biz; ayağı, kalbi aksayanlar aynı çamurdan yaratıldık. Afife Jale’yle, Selahattin Pınar’la, Mehmet Akif’le, Namık Kemal’le, Asaf Halet’le,  Ahmet Haşim’le, Suat Derviş’le, Tanpınar’la, Ahmet Oktay’la, Ahmet Erhan’la… Necati Tosuner’le de böyleydi bu. Benim akranım onlardı. Aramızda çağlar, uçurumlar gibiydi. Her gün geçerdim o uçurumları dizlerinin dibinde  oturmak için. Cemaline kavuşamadıklarımın satırları arasında yaşardım. Yazmayı onlar yüzünden sevmiştim. Öyle ağzının kenarıyla da değil, aşık gibi! Bu yüzden boğarak severim herkesi. Elimden kayıp giderse bir daha geri dönemez diye sıkı sıkı tutardım. Her türlü gücüm de yeterdi buna. Ama gideni tutamıyorsun bazen. Ne yapsan nafile. Sahibi geliyor, alıyor onu senin elinden “Sen çekil kenara, o benim!” diye.

Bazen gündüz gözüyle bazen gece yarısı arardı beni, akşama kadar sabaha kadar dinlerdim onu. Nasihatler de verirdi, gözyaşı da dökerdi, ne istese yapardım ama ah bu gururun gözü çıksın! O anlatır, ben sadece dinlerdim. Birden başkalarına sinirlenip cinnet de geçirirdi. Sonra da birden telefonu kapatırdı. Ama sonra hemen tekrar arar “Sana söylemedim ben bunları, kırılma sakın” derdi. “Kırılsam kaç yazar, ben seni hiç bırakır mıyım!” Güldürürdüm onu biraz, başı derde girmesin diye “Birilerini söveceğin zaman hemen beni ara Necati abi, içinde dert kalmayıncaya kadar beni sövebilirisin” derdim. Bilirdim çünkü, biz yazanlar evet arızalı tiplerdik, ama “o düğmeye basma” dedikçe ille de gelir o düğmeye basarlardı. Bir gün yine evine gittim, “Gel” demez çünkü o kimseye kolay kolay, ben de kolay kolay gidenlerden değildim ama “Canım çok sıkıldı, sinirlerim çok bozuk” dedi. Sinirlenince nefes almakta güçlük çekerdi. Baksan hep kalabalık içindeydi ama ne zaman arasa dünyada bir o, bir ben varmışız gibi de yalnız ve sıkılmış olurdu. Koah hastasıydı, yaşlandıkça sorun çıkaran da buydu. Her konuşmamızı kayda aldım, diri tutmak için öfkemi. Ne istemişti ki Necati Tosuner? Yazmanın, yazmaya kendini vermenin karşılığını sadece. Karşılığı bu muydu yazmanın? “Yaşlı bir yazar olmanın muhasebesini yapmak…” Ercan Y. Yılmaz’a  attığı bir mesajda şöyle diyordu: “Arsen’e anlat ağlanacak duruma düştüğümü!” Bir kere motordan düştüm diye korkudan bir daha binmediğim motora bindim o gün onun için. Bu yakanın bir ucundan o yakanın öbür ucuna bir saatte gittim. Kapıya varınca cama çıktı, baktı küçücük kız kocaman motor, “Ya yolda bir şey olsaydı?” diye pişman oldu çağırdığına. Tıpkı benim gibi. Ben de birine bir şey olur diye yollarda, yıllardır hiç çağıramam kimseleri. Yanına çıktım, camdan  baktık. “Bununla mı geldin?” dedi.. “Evet” dedim, “Bindireyim mi seni de  bir tur?” deyince, “Ya git kızım, deli misin nesin, düşeriz!” demişti de gülmüştük, sinirleri geri çekilmişti biraz. Kimselere göstermediğimiz hallerimiz vardır, pek az insana gösteririz. Necati abi onlardan biriydi. Biri daha vardı, artık yok. Ama yarın beni arayacak, barışacağız. Küs kalmanın alemi yok.

Yazmanın insana neler ettiğini, yazanların ne kadar yalnız olduğunu, yazıya yedirdikleri ekmeği oturup da kendilerinin yemediklerini bildiğim için onların kapılarına mıh gibi çakılırım. Bir kere “gel” diye fısıldasın yeter ki, oraya ışınlanırdım. Çok az insan için gözle görünür hale gelirim, yoksa dünya yansa içinde yorganım yok benim. Oturduk, bir de servis yapmak derdine düşmesin diye, çıkarıp sırt çantamdan şişeyi koydum masaya, “Bu yolun bir de geri dönüşü var, eşlik edemem, ama dinlerim işte” dedim. “Ya kızım” dedi, “sen hakketten delisin galiba…”  İnsanın öleceğini bildiğim için şefkat kusuyorum herkese. Leman Hanım’ı anlatır dururdu. Özlemin sınırı vardır, sınırı geçince başka kapılar açılır insana, yolculuk başlamıştır. Bildiğim için bunu.  “Acımak” değil bu, olması gereken sadece. Ben de öleceğim çünkü. Ölmek üzere olan birinin elini tutmak gibi. Korkmasın diye. Birgün yine aradı, oksijen makinesi olmadan rahat uyuyamıyordu. “Bu makine bozuldu galiba” dedi. “Hemen göndereceğim yenisini” dedim. “Hayır, hayır” dedi. “Gelip bakayım o zaman, tamir ederim bozulduysa” dedim. “Servis gelip alacak” dedi. Cihazı servise göndermedi ama, biliyorum. Ama niye söyledi bana bunu o zaman, bilmiyorum. Son görüşmemizde telefonda söylediklerini hiç unutamıyorum: “Beni bu yaşımda bunalıma soktular” diyordu. Bir sonraki gün mesaj atmıştı: “Yayınevinden ayrıldım.” Uğradığı haksızlığı ayrıntılı anlatmaya lüzum yok. “Ama anlaşmamız böyleydi.” Böyle bir şey yok! O öyle deyince yayınevini aradım, ağzıma geleni söyledim, telefonun ucunda “Can” diye çok genç bir çocuk. Kabahati yok, bir şey bildiği de yok. Ama ortağı olmuştu diye düzenin, galiba içinden geçtim. Çünkü neden? “Kurumları kişiler değiştirir.” Baktım mıy mıy hikaye anlatıyor “Hayatım boyunca hikayeler okudum, yazdığım da oldu. Masalara vura vura konuşuyorum, duyuyor musun? Bana hikaye anlatma!” diye sesimle bir iki kaburgasını kırdım ve fesih sözleşmemi derhal göndermelerini istedim. Gönderdiler.

Herkes işini bu kadar kolay halledebilse keşke. Konuşarak. İstemediğim halde telifimi de gönderdiler tabi. Onu da hemen geldiği gibi bir kuruma bağışladım. Başkalarının hakkını cebime atıp bir de yan gelip üstüne yatacak değildim. “Niye başkalarının hakkı?” Verilip tutulmamış sözler arasında bir hendek gibi hissetmiştim. Benim dosyamı bir köşe yazarıyım diye basarlarken kim bilir ne kadar değerli dosyaları plansızlıklarına kurban etmişlerdi çünkü. Sonra başka yazarların da şikayet mektupları niyeyse bana geliyordu. Kenara çekmeler, göz dağı vermeler, edebiyat dünyası mafyavari bir ortam mıymış ki? Bu yüzden kimse kötü olmak istemiyordu. Bir gözü kara, bir deli ben miydim yoksa? Biri mesela, kitabı verilen tarihte basılmadığı için dellenip bir korsan baskı basıp gidip masalarına fırlatmıştı. Sonra adımız “eşkiyaya” çıkıyor ama insanda incelik, nezaket bırakmıyorlar gördüğünüz gibi. Namık Kemal’in terlikleriyle dövmek gerek bazen böylelerini. Benim oradan ayrılma sebebim doğrudan Necati abiye kayıtsız kalınması olmuştu. Olanları ona da anlattığımda “Dayanışman için teşekkür ederim Feriha, ama artık kitaplarını kimseler basmaz” demişti. “Seni üzenleri üzeceğiz” dediğimde ise, “ama yazı kariyerin bitebilir” demişti. Bitsin. Bir şey feda edilecektiyse onun için onun gibiler için feda edecektim zaten. Bir başka telefon görüşmemizde (gece saat: 03:00/16 Şubat, 2024)  “80 yaşı geçtim artık” demişti. Bir yutkunmuştum, bu yutkunuşun sesini duymuştu. Tavana gerdiğim ip gibi. Çocukluğumdaki o tuhaflık gelmişti de sanki kırk yıllık dostum gibi yanımda oturmuştu. Veda konuşması gibiydi. Her konuşma böyle biraz vedalaşmak gibi değil midir zaten? “Yalnız olmaz bu hayat, kendine göre birini bul, evlen, bir çocuğun olsun” demişti. Bir çocuğunun olmasını ne kadar da çok istemişti. Salıncaktan düştüğü gün aslında hayat divanında düşmüştü. Ama yine de hayattan istediği çok şey miydi?

Necati Tosuner, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan her zaman büyük memnuniyet duymuştu. Bazı kitaplarını sınırlı –sadece 500 adet– bassalar da, oradaki titizliği, saygıyı seviyordu. Ona göre öykücülük dert anlatmaktı, artık dert dinlemez mi olmuştu insanlar? Kendi dertlerini anlatmaktan belki… Gel zaman git zaman editörle anlaşmazlık çıktı; ardından iletişim tamamen kesildi. Bir süre sonra yayınevinden bir yetkili arayıp sözleşmelerini tek taraflı feshettiğini bildirdi. Nazikçe kapıyı gösterenler, nezaketle de cinayet işleyebilirler. Bana göre yani.

Bu süreçten sonra bir yazar dostunun aracılığıyla Mesut Varlık’la tanıştı. Varlık, o sırada Axis Yayınları’nda yeni diziler ve projeler hayata geçirecekti. Tosuner’in “Daldaki Kuş” adlı kitabı bu yayınevinden çıktı. Ne var ki yazar mutlu olamadı. Mesut Varlık,  kitabı baştan sona okumuyor, düzeltmeleri zamanında göndermiyor, kapak ve mizanpaj konusunda en ufak bir titizlik göstermiyordu. Necati abi böyle anlatıyordu. Kendisini sıkıştırdığını düşünen Varlık, yazarın üzerine uzun, dert dolu, neredeyse sitemle dolu bir mail atmıştı. Böylece Axis, Tosuner’in evi olamadı; yollar yine ayrıldı. Galiba Varlık’ın “Yaşlıları neden öldürmeliyiz”  şiiri de böylece gerçek anlamını bulmuştu. Şükrü Erbaş da bir şiirinde köylüleri öldürmüştü diye belki de.

Bir süre yeni bir yayınevi aramaktan vazgeçip beklemeye karar verdi. Ta ki bir başka dostunun önerisiyle Everest Yayınları’yla görüşene kadar. Yayın Yönetmeni Saadet Özen ve editör Dr. Beyza Ertem büyük bir heyecanla karşıladılar onu. Yazarın evine gidip boy boy fotoğraflar çektiler, planlar yaptılar, kitapların yayım sürecini en ince ayrıntısına kadar konuştular. Ancak bu kez de hüsran kaçınılmazdı.

“Sancı… Sancı…” romanı, yazarın onayı alınmadan, imlâsıyla oynanarak yayımlandı. Tosuner eski kuşaktı. O kuşağın kendine has bir yazım biçimi ve tabi bir duruşu vardı. Ödün vermediği. Ama Tosuner itirazlarını iletmek istediğinde yayın yönetmeni telefonlara çıkmaz oldu; yayınevi tarafından adeta yok sayıldı. Sözleşme feshi için bile türlü zorluk çıkardılar ve kitap hâlâ satışta tutuluyor. Bir uzlaşma sağlanamayınca avans teklif ettiklerini söyleyip “Beni borçlandırmak istediler” demişti. Yazarın vefatından sonra yayınevinin yaptığı başsağlığı paylaşımı ise ironik bir tezat yarattı. Zaten ne tuhaf değil mi? Sosyal medyada yazanların birçoğu anmada yoktu. Anmaya gelenlerin yarısı camide yoktu ve camiye gelenlerin de yarısı mezarlıkta yoktu. İnsan işte, bugün var “yarın” yoktu.

Son musibet SRC Yayınları’nda yaşandı. Altay Öktem’in iyi niyetiyle başlayan süreçte Tosuner, kitapların mizanpajını ve kapağını görmeden asla sözleşme imzalamayacağını baştan söylemişti. Tam o aşamaya gelindiğinde yayınevinde kriz patladı, Öktem istifa etti. Ardından Faruk Duman’ın teklifiyle Alakarga Yayınları’na geçti. Orada Duman’ın özenli, saygılı yayıncılığı sayesinde nihayet huzur buldu. Ama masasına dahi oturmakta güçlük çeken Tosuner yaşı dolayısıyla da bu süreç boyunca çok yıpranmıştı. Üzüntü, insanı öldürür dediğimde, gülüşenler oluyor. Ama üzüntü insanı öldürüyor.

Peki, Necati Tosuner ne istiyordu aslında? Onu mutlu etmek gerçekten bu kadar mı zordu?

İstediği şeyler çok sade ve temel haklardı: 

- Bir kapağın ya da mizanpajın PDF olarak değil, belki matbu provalarla gösterilmesi, 

- Editörün onunla yarım gün yüz yüze oturup konuşması, 

- Kitapların söz verilen tarihte çıkması, 

- Ödemelerin –ki bunlar dev yayınevleri için gerçekten küçük rakamlardı– düzenli yapılması.

Neredeyse tüm önemli edebiyat ödüllerini toplamış, Türkçeye âşık, incelikli bir yazardı o. İmlâsına izinsiz dokunulamazdı; ikna edilebilirdi belki, ama “ben yaptım oldu”cu, çok bilmiş editör tavrı yanlıştı. Özellikle Axis ve Everest dönemleri onu derinden yaralamış, kötü niyetli tutumlarla mücadele etmek zorunda bırakmıştı. Kimseye güvenmiyordu. Her konuşmamızda güven konusunda bazen hiç duymadığım şeyler söylüyordu. Ölümün ona yaklaştığını biliyordum. Yalan yok, her şey gerçek ama hakikat değildi yaşadıkları. Kendi sözleri bunlar, kendi anlattıkları. Necati Tosuner, yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda hak ettiği saygıyı göremediği için ömür boyu yaralı bir yazardı. Alakarga’da bulduğu o son sığınak, belki de aradığı huzurun en yakın hâliydi. Geçen haftalarda kaybettiğimiz yazar Bülent Akyürek’in söylediği gibi “En acı, en hüzünlü, en kederli şey; kara görünürken geminin batmasıdır.” Olabileceği halde olmayan şeyler oldu. Durup birden ben de Neyzen Tevfik gibi “Pezevenklerr!” diye bağırmak istiyorum. Dönüp bakarlar da “Ne çokmuşsunuz” derim diye onun gibi, utanıyorum Sonra. “Bunu da sineye çek” diyenler sırtımızdaki hançerleri çekip yeniden saplarlar. Necati Tosuner “yaşlı yazar avı”na çıkan yayıncılar ve sükseli işler yapmakla gündemi yakalamaya çalışan iş bilmez editörler yüzünden son yıllarını  büyük üzüntü içinde geçirdi. “Yıldırım düşecekse, ben buradayım” diyen Necati Tosuner’in hayatımda büyük bir yeri var, beklentilere sırt dönmemde, dünyaya bakışımda, çocukluğumda, kanıma karışmış mayada, inadımda onun hep sesi var. Necati Tosuner, akranım benim, arkadaşım. Artık yok. Arasam artık bir daha açılmayacak o telefonların ucunda “Ne haber” diyecek “Sende gençliğimi görüyorum” diyen o yaşlı adam artık yok.

“Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.”

Sınavın kolay olsun, cennet bahçelerinde kuşlar gibi huşu içinde uçuşup dur. Kralımız, lahitinde rahat uyu. Seni üzenleri üzeceğiz! “Ama yazı kariyerin bitebilir!” Bitsin. İnceldiği yerden kopsun! Feda edilecekse bir şey senin için feda edilecek. Gece yarısı başlayıp sabaha kadar süren telefon konuşmalarımız bir daha olmayacak mı artık? Ama özlerim çok. Bir şey sormak gerektiğinde arasam, açılmayacak mı artık o telefon? Bakıp bakıp konuştuğumuz o kitap açılmayacak mı bir daha? Peki, ne olacak şimdi? “Üzüntü sonsuza kadar sürecek..” “Bu yaşımda beni bunalıma soktular” deyişin.. Sesini aldığım kayıtları dinliyorum. Öfkeliyim. Neredeyse kinlendim. “Yıktırmam sana bu duvarları, yıktırmam!” diyenlerin duvarlarını yıkacağım. Bu yaşında sana göz yaşı döktürenler, gözlerini kaybedecekler. “Sen sus! Ben sus!” Peki, kim konuşacak? “Öldürmeyeceksen, vurma!” demişler…. Bundan sonra nalına da vuracağım, mıhına da. Oturduğu koltuklarda kendini iktidar sananlar, haysiyetli olsunlar!  İnsan haysiyeti için yaşar. Unutmasınlar. “Ömrüm oldukça şiir yazacağım” demişti Melih Cevdet Anday. Aksa ayağım, aksa! Kalbim durduğu zaman bile edebiyat aşkım sonsuza kadar sürecek. Herkesin gittiği günler bu günler diye her fırsatta Beşir Ayvazoğlu’nu arıyorum, “her şey yolunda mıdır?” diye. Bazı vakitler aklımdan Cevat Çapan geçiyor hızla…  Ali Günvar nasıl? Ve avazım çıktığınca  Ayla Kutlu’ya sesleniyorum: “sen de gitme triyandafilis”. Sen de gitme.


© T24