We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kitaplar sadece birer hayal dükkânı değildir: İstanbul Sözleşmesi neden gerekli?

6 25 0
01.07.2021

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

01 Temmuz 2021

böylesi çok iyi
değiştirmeyelim hiçbir şeyi!
bunu mu diyelim güle oynaya?
bardağı görelim de
ölmeyi mi seçelim susuzluktan?
boşunu mu alalım
dururken dolu bardak?
yani biz hep dışarıda mı kalalım?
titreyelim mi soğuktan
içeri buyur edilmedik diye?
bekleyelim mi hep
nasılsa büyüklerimiz daha iyi düşünür diye?
en iyisi kalkmak,
yeter artık demektir
vazgeçmemek için
kırıntısından bile yaşamanın
karşı çıkmaktır var gücümüzle
acıyı doğuranlara,
yaşanır hale getirmektir
bütün insanlara dünyayı.*

İktidarlar, ülkeleri yönetenler, tüccar olunca aldıkları kararlardan hayır beklemek hata olur. Gözünün gördüğü her şeyi satışa çıkaranlar için insan da elbette sadece bir nesnedir. Ve bu canlı nesne sosyal ve iktisadi bir sermayeden başka hiçbir şey değildir onlar için. Kendi çıkarını halkın çıkarından üstün tutanların halkı temsil etmediğini insanlara başka nasıl ifade etmek gerekir? Evrende dokunulmazlıkların kendine hizmet edenlerin yorumuna mahkûm bırakılan kutsallar nezdinde yasallaşması kadar saçma başka ne var? Ki o kutsalları okuyup da diğer insanlara aktaranlar kim ya da daha önemlisi aktarma biçimleri, yöntemleri nedir? Sahi, kim oturup da kendi kendine düşünüyor bir kutsalın neyi neden ve nasıl söylediğini? Yani aynı dinden, aynı ideolojiden, aynı takımdan, aynı partiden olmayınca neden eşitlik ve adalet sistemi dengesi bozuk bir terazi gibi el değiştirip duruyor, sadece en güçlüler arasında? Burada bu gücü kullananlara bu gücü veren kim?

Bu "son" yüzyıl insanın varlığıyla yine insanı sınıyor ve herkeste sabır ve tefekkür derslerinin ustalığı etkisini zehirleyen bir siyaset biçimi olarak gösteriyor. Sabır ve sebat insanı intihara götüren olguların başında gelir. Neye sabır, neye sebat ettiği de çok önemli değil. "Değişim" artık bu eylemi tanımıyla dahi karşılamaz hale gelmiş bir kelime. Sanki gece yarısı KHK ile boşaltılmış kelimelerin içi bile. Kutsallar da kurallar da eğer insana, çocuğa -çocuğu insandan ayırıyorum-, hayvana, tabiata zarar veren hiçbir şeyi ortadan kaldırmıyor, gerçekten hakkaniyetli bir ceza sistemi ile suça karışmış bireyleri caydırıcı etkide cezalandırmıyorsa "burada bir dert var, burada bir hata" dedirtmeli. Sahi, niçin dedirtmiyor sistem bunu kimseye? Yalnız insanda anlamlı bir hale gelen akıl ve irade neden oy sandıkları dışında geçerli değil bu yeryüzünde? Yasalardan üstün bir yasa varsa o da vicdandır. Çünkü ancak temiz bir vicdan aklın yakıtıdır.

İnsanlar sanıyorlar ki kitaplar sadece birer hayal dükkânı. Değil! Bu böyle olmadığı için her yerde önce ders kitaplarının içeriği değişir. Bu elbette bir stratejidir. Toplum da bir makinedir. İnsan üretir ve insan için insana dair pek çok şey. Bu strateji de bir üretim sistemidir aynı zamanda. Toplum denen makinenin çalışması gerektiği gibi çalışmasına engel bireyler yaratır ki hep istenen biçimi alsın, hep istenen insan tipini kalıcı kılsın. Yani hep öldüren, hep zarar veren bir insan tipi… Çünkü böyle dönüyor bu zalim değirmen, insanı öğüte öğüte. Yeni gündemler yaratıyorlar böylece. Kadın cinayetleri, şiddet, çocuk istismarı ve iddia edilenin aksine ailenin bütünlüğü ve bir arada yaşamanın sağlıklı sürdürülebilirliği için uluslararası bir teminat olan İstanbul Sözleşmesi'nin feshine dair girişimle birlikte -sadece ilk 27 gün- 28 kadın vahşice öldürüldü. Bu vahşet kelimesine özgürlük verildi ve o da böylece dehşetli bir şeye dönüştü. Çocuk istismarı, ensest, insan ticareti bir hız treni gibi geçiyor içimizden. Bu da bir dönüşüm elbette ama Zygmunt Bauman'ın Retyopya adlı kitabındaki Kabileye ve Eşitsizliğe Dönüş başlıkları altındaki dünyaya dönüş biçiminde.

Ne dediği belirsiz din adamlarının tayin edebileceği bir şey değil bireylerin hayatı ya da onların istediği şeyler doğrultusunda şekil almamalı kimsenin inancı. İş bu gidişatla akıl da irade de rafa kaldırılır. O halde insana bir akıl ve irade verdiğini söyleyen Tanrı'nın ne hükmü kalır? Türkiye'den ne İran olur ne de Hindistan. Ancak bu ikisinin karışımı bir ülke sahip olduğu jeopolitik konum sebebiyle de İstanbul Sözleşmesi gibi bir anlaşmanın ortadan kaldırılmasıyla görünenden çok daha büyük bir felakete açılır. Bir güzergâh olarak Türkiye eski dünya (şark) ve yenidünya (batı) arasında bir köprü olarak da yeni insan ticaret yollarını açmış da olur. Bir ülkenin köle pazarı olduğunu düşünebiliyor musunuz? İnsan ticaretinde bir köprü… Yeni burjuva toplumlar oluşturma çabası -kadınlar ve çocuklar üzerinden-. Komplo teorileri değil bunlar. Nelerin nelere dönüşebileceğini öngörmek zor değil. Buna örnek ülkeler, milletler var. Tarih tekerrürden ibretler sahnesidir. Bir silsile dalgası ile kendini gösterir. İlk insandan bu güne kadının varlığı hep bir mesele olmuştur. Çünkü batıl öyle istemiştir. Kendi kadınlarını bu düzenin dışında tutarak bir biçimde ama onlara da kendi istediği şekli ve bilinci vermiştir.

Psikotarihin önemli teorisyenlerinden biri olan Lloyd de Mause Çocuk İstismarı ve Savaşın Kökenleri'nde tarihin en eski dönemlerinden bu yana birçok toplumun bebeklerini öldürdüğünü, sakat bıraktığını, istismar ettiğini disiplinler arası bu çalışmasıyla ortaya koydu. Sebep insanı yaptıklarına rağmen cezalandıran bir hukuki sistemin olmayışı, gelenekler ve din üzerinden milletleri ve ülkeleri yönetenlerin insanlara dayattıkları varoluş biçimleri. Sebep İstanbul Sözleşmesi gibi bir sözleşmenin hayata geçmemiş olması. Yeryüzündeki en zalim azınlık çoğunluktan çok daha fazla şeye sahip olan yöneticilerdir ve her zaman daha fazlasını isterler. İstanbul Sözleşmesi'ne sadece kadınlar kapsamında bakılmadığını biliyoruz. LGBTİ ve tabii ki çevresel rant üzerinden kırılacak sermaye getirisi için de hoş karşılanmıyor.

Ne tuhaf şey değil mi? Aşağıda olup bitenlere yukarıdan bir Tanrı'nın yıldırımlar yağdırmayıp da onun yerine ve onun adına insanların "ilahi" kararlar alıp vermesi… Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında da olduğu gibi kadının iş gücünün, her şeyin kaynağı olması… Belki de sorun budur. Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda, Ursula L.Guin'in Karanlığın Sol Eli, Maya Engelou'nun Kafesteki Kuş Ne Şakır Bilirim ve daha pek çok kitapta kadının varoluşu üzerine okumalar yapan herkes İstanbul Sözleşmesi'nden neden geri çekilmek istendiğini bu kadarcık kitapla bile kavrar. Fakat her şey o kadar süratle bozuldu ki -buna değişim diyorlar!- insanlar kitap okumaktan imtina ediyorlar. Oysa bu kitaplar bile dolaylı yoldan anlatıyor her şeyi. İstanbul Sözleşmesi'nin tam metni daha anlaşılır ve apaçık bir metin olmasına rağmen henüz toplumun büyük bir yüzdesi okumadan manüpilasyonlar ve siyasi tehditlerle, dini bir silah gibi kullananların dayatmalarıyla bir tek kişinin kararına bırakıyor metnin kapsadığı her şeyin akıbetini. Bir tek kişinin iradesine dayalı bir karar -esası yok, usule ters- yüzlerce kadının, çocuğun, ailenin ve diğer bireylerin yaşam hakkı ve yaşam tarzlarına neye dayanarak sınırlar belirliyor? Bu toplum her dönem onayladığı, kabullendiği kararlar yüzünden en az bir kez büyük bir pişmanlık duymuş bunun yansımasını yaşamıştır, izini taşımıştır. Oysa şu an içinde bulunduğumuz dönem bu pişmanlığı her gün yeniden yaşıyor ve toplumun iradesiyle topluma bir iyilik yapılıyormuş gibi bir manzaranın altında bütün sulara insan kanı karışıyor. Bu iyi adamlara Bertolt Brecht daha o günler şöyle diyordu bir şiirinde:

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin?
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki, gözettiğin kiminki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim,
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine...
Ama madem bir sürü iyi yönün var,
Dikeceğiz seni dibine
İyi bir duvarın,
İyi tüfeklerden çıkan,
İyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonra da gömeceğiz,
İyi bir kürekle,
İyi bir toprağa...*

İnsan kıskacı haline gelen toplumsal yönetimin iptal kararına karşı "İstanbul Sözleşmesi neden gerekli?" Türkiyeli yazarların sözleşmeye dair beyanları:

Ahmet Tulgar: İstanbul Sözleşmesi'nin hukuki ve teknik bir sözleşme olması, onun aynı zamanda toplumsal ve gündelik hayattaki bir sağlık sorununa ilişkin olduğu gerçeğini unutturmamalı. Kadına yönelik şiddetten çocuk istismarına ve homofobik saldırılara kadar erkeklerce işlenen birçok suç, eril ideolojilerin erkekleri hasta etmesinden kaynaklanıyor. Erkekte her zaman bir iktidar iddiası ve kendine atfettiği şiddet yetkisi ile ortaya çıkan eril ideolojiler bir aşamasında erkeği yetmediği ve denetleyemediği cinsel farklılıkları ve uzağına düşmüş olduğu masumiyeti kendi bedeni ile kendince kirletmeye ve bedensel şiddetiyle imha etmeye yöneltir. İstanbul Sözleşmesi içerdiği........

© T24


Get it on Google Play