Edebiyat mı, ebediyet mi: Japon edebiyatında ölüm bilinci

“Bütün hayatım boyunca kılıcımı bileyip durdum
Ve şimdi, ölümle yüz yüze gelince çektim onu
Fakat bak!
Kılıç kırık!
Vah!”

Japon edebiyatında ölüm bilinci, bir tema olmanın ötesinde bir yaşam tarzıdır. Böylece okuyucuyu hayata daha dikkatli, daha minnettar bakmaya davet eder. “Gel de sana seni göstereyim!” Dur da bir önce koşayım da odaya girip aynaya bakayım, gözlerim ne kadar çekil! Geçiciliği fark etmek acıyı hafifletmez belki, ama ona anlam katar. Bir Dazai kahramanı gibi umutsuzluğa kapılabilir, bir Mishima gibi ona meydan okuyabilir ya da bir Kawabata gibi sessizce kabul edebiliriz onu. İnsandan insan hal hal değişkenlik gösterir muhakkak. Her durumda Japon edebiyatı bize şunu hatırlatır: “Her şey bir gün bitecek. O yüzden şimdi, tam da bu anda var olmanın hüznünü ve güzelliğini kabul etmenin bir yolunu bul.” Bu farkındalık, belki de edebiyatın en büyük mucizesidir. Her şey, şeylerin faniliğiyle başlar. Budist düşüncenin izlerini taşıyan “mujō” kavramı, Japon edebiyatının omurgalarından biridir bu yüzden. Yani hiçbir şey kalıcı değildir. Güç, zenginlik, güzellik, mutluluk, hatta acı bile bir rüzgâr gibi eser geçer ve gider,  sanki hiç olmamış gibi… Bu farkındalık, korkudan arındırılmış, tuhaf bir kabul ve takdirle karşılanır. Erken dönemlerde, özellikle Heian saray kültüründe bu kabul “mono no aware” (şeylerin hüznü) olarak billurlaşır. Motoori Norinaga’nın 18. yüzyılda “Genji Monogatari” üzerine yorumlarıyla sistematik hale getirdiği bu duygu, basit bir melankoliden ibaret değildir. O, geçici olanın tam da bu geçiciliği yüzünden güzel olduğunu fark etmenin getirdiği yumuşak, iç titreten bir duygudur. Fakat ayrılık… Bir çiçeğin solması, kenetlenmiş iki insanın ayrılışı, bir mevsimin bitişi gibi. Hepsi, hayatın hiçlik üzerine bina edildiğine dair aynı sessiz dersi verir. “Mono no aware” kavramını sistematize eden Motoori Norinaga, bir aristokratın acı çekerken bile zarif görünmesi gerektiğini savunur. Ona göre duyguları bastırmak saçmalıktır. Onları öylesine incelikle ifade etmek gerekir ki, acının kendisi bile bir güzellik nesnesine dönüşsün. Bu anlayış, Japon edebiyatında ölümün neden sıklıkla doğrudan anlatılmak yerine imalarla, mevsim imgeleriyle ve yarım kalmış cümlelerle verildiğini açıklar.

“Genji Monogatari”, Murasaki Shikibu’nun 11. yüzyılda kaleme aldığı “dünyanın ilk romanı” diye anılan bu dev eser, Japon edebiyatının sahip olduğu belki de en önemli metinler arasındadır. Prens Genji’nin aşkları, kayıpları, yükselişleri ve düşüşleri boyunca ölüm bilinci hiç eksik olmaz. Kahraman, kadınlarının birbiri ardına ölümüyle, kendi yaşlanışıyla, saraydaki entrikaların boşluğuyla yüzleşir. Burada ölüm, dramatik bir olay olmaktan ziyade varlığın arka planındaki sürekli bir mırıltıdır. Durup bir kulak kesilsen, o mırıltı bence dünyanın en güzel şarkısıdır. Genji’nin sevgilisiyle vedalaşırken söylediği şiirler, ayın batışını, sonbahar rüzgârını, solan çiçekleri anarak o “aware”yi yakalar. Okur, sayfalar ilerledikçe hayatın en parlak anlarının bile bir gün sona ereceğini hisseder. Hissetmek bilmekten başka türkü bir şey. Buhrandan süzülüp kalmış bu his ne bunaltır ne de isyana sürükler. Aksime o anı daha derin yaşamaya ikna eder. Murasaki’nin anlatımı öylesine inceliklidir ki karakterlerin iç dünyasındaki bu farkındalık, doğa imgeleriyle örülerek neredeyse elle tutulur hale gelir. Bir yaprağın düşüşü, bir mumun sönüşü, bir kimono deseninin soluşu… Hepsi ölümün habercisidir, ama bundan da ötesi güzelliğin ta kendisidir. Murasaki Shikibu, günlüğünde kocasının ölümünden sonra yalnız başına ay ışığını izlerken “gözlerimden yaşlar yerine sadece mürekkep akıyor” diye yazmıştır. Bu cümle, Japon edebiyatında “yas tutma” ile “yazma eylemi”nin ne kadar iç içe geçtiğinin de en çarpıcı örneklerinden biridir. Onun için yazmak, ölüm karşısında bir başkaldırı değil, kaybı estetik bir forma dönüştürerek onunla yaşamayı öğrenmektir. “Bundan sonra yas… Hayır, bundan sonra yaz!”

Bu klasik bilinç, savaş edebiyatında daha sert, daha epik bir hal alır. Heike Monogatari, 13. yüzyılda derlenen destansı bir anlatı, “Taira” (Heike) klanının yükselişini ve dramatik çöküşünü anlatırken “mujō”nun en güçlü örneklerinden birini koyar ortaya.  Eserin ünlü açılış cümlesi her şeyi özetler: “Gion Shoja’nın çanları, her şeyin geçiciliğini ilan eder; şala ağacının çiçekleri, güçlü olanların bile sonunda düşeceğini hatırlatır. Gururlular bir bahar gecesi rüyası gibi geçip gider, kudretliler rüzgâr önündeki toz gibi dağılır.” Savaş meydanlarında ölen savaşçıların betimlemeleri, kan ve kılıç sesleri arasında bile estetiktir. “Şangır, çangır, gırç, klang, tınn!” Boğulan samurayların cesetleri, dalgalar üzerinde akçaağaç yapraklarından bir brokar gibi görünür. Ölüm burada korkunç, ama onurlu ve kaçınılmazdır. Budist rahiplerin vaazları, kahramanların son anlarında dünyevi hırslarından vazgeçişle dolu dolu,  okura sürekli aynı........

© T24