Son günlerin kendine özgü gelişmeleri üstüne, okurlarımla içten bir söyleşi

Sevgili okurlarım... Son günlerde hayli zor günler geçirdim, geçirmeye de devam ediyorum. Bunlar sağlığımla ilişkili değil. Gerçi gözlerimden yakınmıyor değilim. Sürekli yaz, çiz, seyret...Olacağı da bu... Umarım o bana hayat vermiş bir çift  gözü yitirmem!

En son bambaşka bir olay yaşadım. Gözlerimden sonra ikinci yakınmam olan işitme sorunu... Onu da uzun yıllardır kullandığım kulaklıklarımın  çekip gitmesine borçluyum! Benim yaşıma gelmiş biri için türlü-çeşitli yazıları barındıran kutucuklar vardır. Bir bölümü o amaç için elimizin altında bulunan... Biri de benim işitmek için kullandığım o kulaklıkları barındırırdı. Ama birden -sadece birkaç gün önce- o kutu kayboldu. Evin altını üstüne getirdik. Türlü-çeşitli flash-belleck’leri araştırdık. Hepsi yerli yerinde. Ama kulaklık kutusu yok!

Böylece işitme yeteneğim kayboldu. Hem de tümüyle... Şimdi düşünün... Bir basın gösteriminde eş-dostla muhabbet etmem çok zorlaştı. Herkese, birer birer, kulak durumunu anlatmam gerekiyor. Hele bir yerli filmse... Filmi izleyip anlamak imkansız. Neyse...

Son birkaç gün evin her köşesinde o sihirli kutuyu araştırdık. Gel de bul! Tam da o sırada, geçen cumartesi günü için, hem de Dünya Rehberler Günü’nün kutlandığı gün, Tepebaşı’ndaki Pera Müzesi’nde özel bir buluşmaya davet aldım. Aslında hayli uzun zaman önce olmuş bir davet... Eski dostum, ben onu biraz unutmuş olsam da o beni hep hatırlayan Orhan Tekeoğlu, beni ve eşimi alıp o çok sevdiğimiz binaya götürdü. Ödüm kopuyordu, çünkü konuşmak zaten gündelik işimdir de sonra sorulara yanıt vermek, bir sohbete katılmak... Bütün bunlar nasıl olacaktı, ben rezil olmadan verdiğim o sözden namusumla kurtulacak mıydım?

Sevgili okurlarım... (Biraz Emin Çölaşan üslubu oldu, kusura bakmasın!) O gün benim en mutlu günlerimden biri oldu. Şu günlerde duvarları donatan o “Mutlusun Mu?” afişi var ya, işte ona yanıt: Öylesine mutluyum ki... Öylesine bir kalabalık vardı ki zaten çok sevdiğimiz o binanın salonlarında... Büyük çoğunluğu da hanımlardan olmak üzere...

Dostlarla Balıkçı resminin etrafında...

Orada da söyledim, bu ülkede kadınlarımızın kültür ve sanata gösterdiği ilgi ve sevgi erkeklerden çok daha üstün...  Konuştuk, dedikodu yaptık, ben biraz sonraki söyleşiden nasıl korktuğumu belirttim. Ve onlar beni yüreklendirdiler.

Sahnede konuşurken...

Sahnede ben ve bir gurup...

Ve de öyle oldu. Dopdolu salonun sahnesinde bana ayrılan masaya oturdum. O sırada arkadaki perdeye benim arşivimden çıkmış, gecenin asıl amacı olan ve rehberliğime de büyük katkısı bulunan efsane insan Cevat Şakir Kabaağaçlı, popüler adıyla Halikarnas Balıkçısı’nın resimleri yansıyordu. Yine benim o çok özel rehberlik serüvenime ait belgeler ve resimlerle... Orhan Tekeoğlu ve eşi Nurdan Hanım (ki onu da eskilerden Nurdan Tümbek olarak iyi tanıyorduk) hep yanı başımdaydılar.

Sahnede Orhan Tekeoğlu'yla birlikte...

Ortada Orhan Tekeoğlu ve eşi Nurdan Tümbek Tekeoğlu

Ben, Tekeoğlu, eşi Nurdan ve bir dost (sağdan sola)

Orada kalabalık seyirciye de korkumu anlattım. Sonra artık bilinen gevezeliğimle turizm macerama, eski rehberlik günlerime, bu sayede Anadolu’yu da nasıl bu kadar tanıyıp sevdiğime geçtim. Çok iyi dinlendim, çok ilgi gördüm, hayata sanki biraz daha bağlandım.

Sahnede, elimdeki gül demetiyle...

Ve işte böyle... Şimdi ne mi yapıyorum? Yine dönelim benim kulaklık macerama... Onları ara-tara bulamayınca, yeni baştan karar verdik. Kolay ve ucuz iş değil ama çaresi var mı? En eski kulaklık dostumuz Odiotek’e gittik ve en yakın zamanda yeni kulaklıklarıma kavuşma sözü aldım. 

Bu arada tüm bunlar bana şu antik mizahı hatırlattı. O meşhur laf: “Midas’ın Kulakları/ Eşşek Kulakları”. Ben de bu tozlu efsaneyle şu zamane macerasını bitireyim. İnşallah yine kulaklıklarımı takmış olarak buluşuruz.


© T24