Siyah giyen adamlar |
Mafyatik diziler şiddeti mümkün ve makul gösteren bir dil kurar. Bu doğru. Şiddeti bir istisna olmaktan çıkarıp, hızlı ve etkili bir çözümmüş gibi sunarlar. Ama burada durduğumuzda eksik kalırız. Çünkü bu dil boşlukta üretilmez. Dizi kendi başına bir başlangıç noktası değil, bir devamlılık noktasıdır. Toplumsal koşullar şiddet ürettiğinde, eşitsizlik derinleştiğinde, yoksulluk kalıcı hale geldiğinde, adalet duygusu aşındığında ve gelecek fikri umutsuzluğu çağrıştırdığında bu anlatıların ortaya çıkması yapısal bir sonuçtur. Çünkü anlatı dediğimiz şey, boşlukta icat edilmez ki, var olan deneyimi alır, biçimlendirir. Ve onu yeniden ve yeniden ve yeniden üretir, normalleştirene kadar.
Elbette dizilerin kurduğu dili eleştirmeliyiz. Şiddeti estetize etmesini, çözüm gibi sunmasını, normalleştirmesini sorgulamamız gerekir. Ama yarayı sadece üstten temizlemek yeterli olmaz. İçeride bir cerahat biriktiğinde onu üstten temizleyemeyeceğiniz gibi. Tam tersine, yayılır, dokuyu içeriden aşındırır ve sonunda daha geniş bir alanı çürütür. Diziler o yüzeyi görünür kılar.
Şiddet içeren dizilerin toplumu kötü etkiler diye bir nedensellik çizgisi kurmak, yani dizi toplumu suça sürükler şeklinde tek yönlü bir etki varsaymak, hem metodolojik olarak zayıf hem de teorik olarak indirgemecidir. Ayrıca daha fazla içeriğin kontrol edilmesi için bir zemin hazırlamaktır. Dizi ve şiddet etkisini inceleyen çokça makale var. Etkiyi ölçmesi de kolay değil, ama sadece zor olduğu için değil, meseleyi yanlış yerden kurduğu için de sorunlu bu.
Hangi dizinin izleyicide karşılık bulduğunu görmek için aynaya bakmak gerekir. Dizi neyi yapar? Zaten var olanı görünür kılar, onu düzenler, yoğunlaştırır, onu bir norm haline getirir. Bir anlamda toplumsal hayalin montajıdır mafya dizileri. Şiddet dizide varsa, bu önce toplumda bir karşılığı olduğu içindir. İzleyici bunu tanır, anlar, hatta çoğu zaman bekler bu yüzden. Ama demiyorum ki diziler masum, yanlış anlaşılmamalı. Ben de onları anlatacağım hatta, çünkü desteğim ancak bildiğim yerden olabilir. Ama meseleyi doğru anlamak gerektiğini de düşünüyorum.
Diziler şiddetin üreticisi değil taşıyıcısıdır, şiddeti tekrar eder, estetize eder. Ama bu tekrar meselesi önemsiz değildir hiç. Tam tersine, ardı ardına gelen temsiller şiddeti olağanlaştırma riski taşır. Bir davranışı mümkün kılan şey biraz da tekrarın yarattığı aşinalıktır da.
Neden bir karakterin sorunları konuşarak değil de şiddetle çözmesi inandırıcı geliyor? Neden adalet fikri çoğu zaman kişisel intikam üzerinden kuruluyor?
Neden güç, hâlâ bedensel üstünlük ve şiddet kapasitesiyle eşleştiriliyor?
Bu sorular bizi diziden çıkarıp topluma geri getirir. Çünkü şiddet, bir toplumsal dil. Gündelik hayatta, siyasette, erkeklik kurgularında, adalet tahayyülünde zaten dolaşımda olan bir dil. Dizi bunu üretmez, düzenler. Ama tam da bu yüzden güçlüdür çünkü tanıdık olanı yeniden kurar ve tanıdık olandan binlerce prime time dakikası üretir.
Türkiye’de televizyon anlatılarının 1990’lar öncesindeki ana omurgasına bakıldığında, suçun merkezde de durmadığı bir yapı görülür; Yeşilçam geleneğinin uzantısı olan melodramatik kurgu, aile içi ilişkiler, sınıfsal gerilimler ve duygusal çatışmalar anlatının esas taşıyıcılarıydı. Suç vardı ama bu çoğunlukla bu melodramatik yapının içinde bir tetikleyici, bir kriz unsuru olarak işlev görüyordu; karakterlerin ahlaki konumlarını açığa çıkaran bir araçtı ama merkezde değildi. 1990’larla........