menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Siyah giyen adamlar

29 0
19.04.2026

Mafyatik diziler şiddeti mümkün ve makul gösteren bir dil kurar. Bu doğru. Şiddeti bir istisna olmaktan çıkarıp, hızlı ve etkili bir çözümmüş gibi sunarlar. Ama burada durduğumuzda eksik kalırız. Çünkü bu dil boşlukta üretilmez. Dizi kendi başına bir başlangıç noktası değil, bir devamlılık noktasıdır. Toplumsal koşullar şiddet ürettiğinde, eşitsizlik derinleştiğinde, yoksulluk kalıcı hale geldiğinde, adalet duygusu aşındığında ve gelecek fikri umutsuzluğu çağrıştırdığında bu anlatıların ortaya çıkması yapısal bir sonuçtur. Çünkü anlatı dediğimiz şey, boşlukta icat edilmez ki, var olan deneyimi alır, biçimlendirir. Ve onu yeniden ve yeniden ve yeniden üretir, normalleştirene kadar.

Elbette dizilerin kurduğu dili eleştirmeliyiz. Şiddeti estetize etmesini, çözüm gibi sunmasını, normalleştirmesini sorgulamamız gerekir. Ama yarayı sadece üstten temizlemek yeterli olmaz. İçeride bir cerahat biriktiğinde onu üstten temizleyemeyeceğiniz gibi. Tam tersine, yayılır, dokuyu içeriden aşındırır ve sonunda daha geniş bir alanı çürütür. Diziler o yüzeyi görünür kılar.

Şiddet içeren dizilerin toplumu kötü etkiler diye bir nedensellik çizgisi kurmak, yani dizi toplumu suça sürükler şeklinde tek yönlü bir etki varsaymak, hem metodolojik olarak zayıf hem de teorik olarak indirgemecidir. Ayrıca daha fazla içeriğin kontrol edilmesi için bir zemin hazırlamaktır. Dizi ve şiddet etkisini inceleyen çokça makale var. Etkiyi ölçmesi de kolay değil, ama sadece zor olduğu için değil, meseleyi yanlış yerden kurduğu için de sorunlu bu.

Hangi dizinin izleyicide karşılık bulduğunu görmek için aynaya bakmak gerekir. Dizi neyi yapar? Zaten var olanı görünür kılar, onu düzenler, yoğunlaştırır, onu bir norm haline getirir. Bir anlamda toplumsal hayalin montajıdır mafya dizileri. Şiddet dizide varsa, bu önce toplumda bir karşılığı olduğu içindir. İzleyici bunu tanır, anlar, hatta çoğu zaman bekler bu yüzden. Ama demiyorum ki diziler masum, yanlış anlaşılmamalı. Ben de onları anlatacağım hatta, çünkü desteğim ancak bildiğim yerden olabilir. Ama meseleyi doğru anlamak gerektiğini de düşünüyorum.

Diziler şiddetin üreticisi değil taşıyıcısıdır, şiddeti tekrar eder, estetize eder. Ama bu tekrar meselesi önemsiz değildir hiç. Tam tersine, ardı ardına gelen temsiller şiddeti olağanlaştırma riski taşır. Bir davranışı mümkün kılan şey biraz da tekrarın yarattığı aşinalıktır da.

Neden bir karakterin sorunları konuşarak değil de şiddetle çözmesi inandırıcı geliyor? Neden adalet fikri çoğu zaman kişisel intikam üzerinden kuruluyor?

Neden güç, hâlâ bedensel üstünlük ve şiddet kapasitesiyle eşleştiriliyor?

Bu sorular bizi diziden çıkarıp topluma geri getirir. Çünkü şiddet, bir toplumsal dil. Gündelik hayatta, siyasette, erkeklik kurgularında, adalet tahayyülünde zaten dolaşımda olan bir dil. Dizi bunu üretmez, düzenler. Ama tam da bu yüzden güçlüdür çünkü tanıdık olanı yeniden kurar ve tanıdık olandan binlerce prime time dakikası üretir.

Türkiye’de televizyon anlatılarının 1990’lar öncesindeki ana omurgasına bakıldığında, suçun merkezde de durmadığı bir yapı görülür; Yeşilçam geleneğinin uzantısı olan melodramatik kurgu, aile içi ilişkiler, sınıfsal gerilimler ve duygusal çatışmalar anlatının esas taşıyıcılarıydı. Suç vardı ama bu çoğunlukla bu melodramatik yapının içinde bir tetikleyici, bir kriz unsuru olarak işlev görüyordu; karakterlerin ahlaki konumlarını açığa çıkaran bir araçtı ama merkezde değildi. 1990’larla birlikte Türkiye’nin geçirdiği ekonomik ve toplumsal dönüşüm, Susurluk Skandalı, şehirleşmenin hızlanması, kayıt dışı ekonominin genişlemesi ve politik ilişkilerinin kamuoyunda daha görünür hale gelmesiyle birlikte bu denge değişmeye başlar. Özellikle Deli Yürek ile birlikte televizyon anlatısında belirgin bir kırılma yaşandı, mafya ve yeraltı dünyası ilk kez doğrudan anlatının merkezi haline geldi. Yeraltı dünyası kendi kuralları, kendi adalet anlayışı ve kendi kahramanları olan alternatif bir düzen olarak temsil edildi. Bu dönüşüm, sonraki yıllarda Kurtlar Vadisi gibi dizilerle daha da kurumsallaştı ve mafya anlatısı Türkiye televizyonunda kalıcı bir tür haline geldi; artık suç, başlı başına bir anlatı evreniydi ve bu evren, toplumsal gerçeklikle kurduğu geçirgen ilişki sayesinde hem tanıdık hem de çekici bir temsil alanı üretiyordu.

Kurtlar Vadisi, mafya anlatısını geniş ve geçirgen bir güç ağının parçası olarak kurarak türün ölçeğini radikal biçimde genişletti. Bu anlatıda suç, iş dünyası, medya, güvenlik yapıları ve görünmeyen ittifaklarla örülü, çok katmanlı bir ilişkiler sistemi içinde anlam kazanıyordu. Dizinin kurduğu bu evren, hem karmaşık hiyerarşileri hem de gündelik hayatla kurduğu temas sayesinde izleyiciye tanıdık gelmiş; böylece mafya temsilleri, egzotik ya da marjinal bir alan olmaktan çıkmış, toplumsal dokunun içinden geçmişti. Bu şiddeti kutsayan tür, bu diziyle birlikte niş bir izleyiciye hitap eden dar bir form olmaktan çıkmış ve kitlesel bir anlatı haline gelmişti. Şiddetin, sadakatin, ihanetin ve güç mücadelesinin yüksek tempolu ve süreklilik arz eden bir dramatik yapı içinde tekrar tekrar dolaşıma sokulması, mafya anlatısını televizyonun merkezine yerleştirdi. Bu kırılmadan sonra tür geri dönülmez biçimde dönüştü; mafya artık başlı başına bir anlatı iskeletiydi ve sonraki yapımların büyük kısmı, doğrudan ya da dolaylı biçimde bu kurulan evrenin estetik ve anlatısal kodlarıyla ilişki kurarak ilerledi.

2010 sonrasında mafya teması başka anlatı formlarıyla birleşen, geçirgen ve hibrit bir yapıya dönüştü. Bugün prime time akışına bakıldığında, her dört beş diziden birinde doğrudan ya da dolaylı biçimde mafya, şiddet ya da yeraltı temalarının yer alması tesadüf değil; bu temalar, izleyiciye hızlı kavranabilir, yüksek yoğunluklu ve sürekliliği kolay kurulan dramatik çatışmalar sunar. Mafya anlatılarının bu kadar kalıcı olmasının temel nedenlerinden biri, güç, sadakat ve ihanet gibi ilkel ama son derece işlevsel çatışma eksenlerini sürekli yeniden üretmesi. Bu eksenler, karakterler arası ilişkileri keskinleştirir, karar anlarını hızlandırır ve her bölümün sonunda yeni bir kriz üretmeye elverişli bir yapı kurar. Özellikle Türkiye’deki uzun bölüm süreleri düşünüldüğünde, bu tür bir gerilim mekanizması anlatıyı diri tutmak için neredeyse zorunlu hale gelir. Çünkü mafya anlatısı, hikâyeyi sürekli ileri iten bir tehdit sürekliliği üretir; her ittifak geçicidir, her sadakat kırılabilir, her güç dengesi yeniden kurulabilir. Dolayısıyla saatlerce ekran karşısında maruz kalınan bu anlatı kalıbı basitçe süreyi uzun tutabilmek için de bir taktiktir.

Bununla birlikte bu anlatıların bir diğer belirgin özelliği, dünyayı keskin karşıtlıklar üzerinden kurmalarıdır. O yüzdendir ki siyah giyer o adamlar. İyiler ve kötüler, sadık olanlar ve ihanet edenler, içeridekiler ve dışarıdakiler arasındaki sınırlar net çizilir, dizilerin isimlerinden de belli değil mi? Çukur, İçeride… Bu siyah-beyaz yapı, karmaşık toplumsal ilişkileri basitleştirerek izleyici için hızlı okunur bir evren yaratır. Ahlaki gri alanlar çoğu zaman dramatik nedenlerle ikincil plana itilir. Böylece izleyici, kimin tarafında duracağını, kime güveneceğini ve kimin tehdit oluşturduğunu hızla kavrar.

Yine bu mecrada 28 Eylül 2025’te yerli dizilerin sadece isimlerine bakarak bir ideolojik harita çıkarabileceğimizi iddia etmiştim. Örneğin sezon başında “Halef” ve “Veliaht” gibi isimlerin ataerkil süreklilik fikrini yeniden ürettiğini göstermeye çalışmıştım. Bir yandan erkeklik üzerinden işleyen bir iktidar ve devamlılık hattı kurulurken, diğer yandan kadınlık duyguyla, aşırılıkla ve kimi zaman şiddetin içinde konumlandırılıyordu. Böylece daha diziyi izlemeden, yalnızca isimler üzerinden bile hangi değerlerin desteklendiği okunabiliyordu; popüler kültürün yüzeyde hafif görünen bu alanı, aslında güçlü bir ideolojik harita çiziyordu.

Şiddet anlatının olağan zemini haline geldikçe, izleyici onu hayatın doğal bir parçası gibi algılamaya başlar. Özellikle kimliği henüz oluşum aşamasında olan genç izleyici için burada ciddi bir eşik var; çünkü tekrar eden temsiller, neyin mümkün ve neyin meşru olduğuna dair algıyı derinden biçimlendirir. Türkiye’deki uzun bölüm süreleri ve haftalık yayın temposu düşünüldüğünde bu mekanizma daha da güçlenir, aynı çatışma kalıpları, aynı çözüm yolları defaatle yeniden üreterek bir alışkanlığa dönüştürür.

Neo-liberal erkeklik temsili içinde şiddet etkili bir araç olur, güç göstergesi haline gelir, kontrol kurmanın ve düzen sağlamanın hızlı yoluna dönüşür. Dizilerde çatışmaların büyük ölçüde fiziksel üstünlük, tehdit ya da doğrudan şiddetle çözülmesi, bu dili sürekli pekiştirir. Böylece izleyiciye, sorunların konuşarak, müzakere ederek ya da kurumsal yollarla çözülebileceği ihtimalini düşünmez; bu yollar ya zayıf ya da işe yaramaz gibi görünür. Şiddetse hızlı, kesin bir seçenek olarak tekrar tekrar kurulur.

Bu noktaya kadar yazmışken, 23 Mart tarihinde yine bu mecrada yazdığım Adolescence dizisi üzerine denemeyi hatırladım ve açıp onu okumak istedim. Okuduğum satırlar beni ürpertti.

Biliyorsunuz Adolescence epey konuşulup tartışılmıştı, 2025’in en iyi dizilerinden biriydi. Bu dizi için şöyle yazmışım:

“Jamie’nin hikâyesi sona ermiyor; yalnızca başka bir haberin, başka bir çocuğun, başka bir öfkenin içinde yeniden doğmak üzere bekliyor. Adolescence, suçu mümkün kılan tüm sistemik öğelerin sessiz ittifakını açığa çıkarıyor. Ve tam da bu yüzden, rahatsız edici bir şekilde gerçek. Çünkü bu hikâye sadece Jamie’ye ait değil. Onun gibi erkek çocukların büyürken içine çekildiği dünyayı, yeniden yeniden inşa ettiğimiz erkeklik kalıplarını, susturduğumuz öfkeleri ve görmezden geldiğimiz işaretleri anlatıyor. Bu anlatıdan çıkmak mümkün değil. Jamie psikoloğuna sorduğu o soruyu aslında hepimize soruyor:

13 yaşında bir çocuktan mı korktun?

Korkmalıyız. Onu yaratan, büyüten, yönlendiren ve hiç durmadan yeniden kuran sistemden öyle ise korkmalıyız.”

O dizi kötülüğün artık gündelik hayatın içine yayılmış, sıradanlaşmış ve çoğu zaman fark edilmeden üretilen bir yapıya dönüştüğünü savunuyordu. Şiddet çok boyutluydu, aileden eğitime, sosyal medyadan erkeklik normlarına kadar uzanan iç içe geçmiş bir sistemdi. Jamie karakteri, bu sistemin içinden çıkan sıradan bir gençti. Aile sıradandı. Ama şiddet görünmez baskıların ve sürekli tekrar eden erkeklik performanslarının birikimiydi.


© T24