Hayatın tanığı evler

Taşınıyoruz. Bir evden bir eve geçmek, bir hayatı taşımak bana kolay değil. Kime kolay bilmiyorum. Belki eşyayla, nesneyle bağ kurmayana ya da eviyle. Ben kuruyorum. Henüz ilkokula bile gitmezken en yakın arkadaşım çamaşır makinesiydi, özellikle içinde çamaşırlar yıkanırken. Hareket ve köpükler içinde bana cevap verebilen eğlenceli bir arkadaştı. Ona günümü anlatır, bahçedeki solucanlardan bahsederdim. Yani eşyalarımla, evle kurduğum bağ ta çocukluk günlerime dayanıyor.

Çok taşındım, evden eve eşyalarımın çoğunun izini de kaybettim. Her evde bir şeylerim kaldı. Kocaman Käthe Kollwitz posterim bir zamanlar tam karşımda asılıydı. Arkamda, duvarı neredeyse tamamen kaplayan bir Caspar David Friedrich reprodüksiyonu vardı. Hangi evdi, hatırlamıyorum. James Dean ve Elvis Presley posterleri yatak başımdaydı; 93-94 yıllarını onlarla uyuyarak geçirdim. Sonra kayboldular, belki rulo hâlinde unutulmuş bir raf arasında, belki taşınırken bir kutuda kaldılar. Elga Sesemann’ın zar zor bulduğum o tek kartpostalı nerede? Kayboldu. Bonn’lu Auguste Macke’nin bir röprodüksiyonunu bir duvara astığımı hatırlıyorum. Şimdi o da yok. Tıpkı yıllar içinde eksilen, kaybolan, ama içimde başka bir biçimde var olmaya devam eden her şey gibi.

Hayat dediğin şey, her şeyi yanımızda taşımaya çalışırsak ağırlığından yürüyemeyeceğimiz bir yolculuk. Bazen bir şeyleri arkada bırakmak gerekiyor, ama o bıraktıklarımın yok olmadığını şimdi anlıyorum. Çoğu heybeye girdi, hafızamın kıvrımlarında saklandı. İnsan galiba yola devam edebilmek için eğrilebilmeyi, bükülebilmeyi de öğrenmeli. Çünkü hayat acayip, her şey değişiyor ve esneyemeyen kırılıyor. Değişim, kayıp değil, aksine, yolculuğun ta kendisi. Sonsuza dek kimseyi, hiçbir şeyi yanımızda tutamayız. Ama bir şeyler geride kaldığında, onları içimizde başka bir yere koyabiliriz. Gözümüzden silinse de, ruhumuzda bir yerleri hep dolu kalır. Taşındığım ev, babamla anılarımın olduğu son ev olacak. 10 sene önce bu duygu bana musallat olur, geceleri yakamı bırakmazdı. Şimdi biliyorum ki, o anılar evin değil, benim. Evet ev tanık ama tek tanığım da o değil.

Yakın zamanda sinemada gördüğüm bir örüntüyü bir seminere dönüştürdüm. Örüntü şu ki, arka arkaya hikâyelerin merkezinde bir ev vardı, karakterler değişiyordu, kuşaklar değişiyordu, ama ev sabit kalıyordu. Sinemada bir ev neden hikâyenin merkezine yerleştirilir? Ama evin başrolü elbette sadece sinemanın konusu değil.

Gölün Sırrı kitabı da bu izleğin güçlü örneklerinden biri. Roman, Berlin yakınlarında bir göl kıyısındaki ev ve arazi etrafında ilerliyor.........

© T24