Bir yaşam öyküsü olarak Sarı Zarflar |
Haydarpaşa’dan Eminönü vapuruna güç bela yetişiyorum. Tren Haydarpaşa’da her durduğunda, o büyülü binanın içinde bir film karakterine dönüşüyorum. Vapur hareket ettiğinde nefesim hala düzelmemiş. Simit ve çay alıyoruz, üst kata çıkmak şart. Tam 10 senedir vapurla gidiyorum üniversiteye. Tam 10 senedir üst kata çıkıyorum vapurda. Motorun kendine göre başka kuralları vardır. Gide gele tanıştığımız insanlarla dolu vapur. Bir tane abiyi iki sene önce kaybettik. Yanında her daim yiyecek bir şeyler olurdu, Suadiye’de oturuyordu, bazen trene de beraber binerdik. Eminönü’nden yeniden otobüse binersem, ancak o zaman üniversitenin önündeki durakta ineceğim. Yıl 2002.
Gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken Sarı Zarflar filmine biletimi aldım bile. İçeride beş bilemediniz altı kişiyiz. Herkesten uzakta, arka ortada bir yer buluyorum kendime. Sonuçta bir film bu, ne kadar etkilenebilirim ki? Önce fragmanlar, ardından film başlıyor. Bir tiyatro oyunu, ardından bir ders ve akabinde gelen sarı zarflar.
Derste masaya oturduğum bir gün var, öğrencilerimden biri geliyor, “hocam bugün ikimizde de kırmızı siyah kareli gömlek var, fotoğraf çektirelim mi?” İnsan nereden bilir o sınıftan elinde sadece o fotoğrafın kalacağını bir ay sonra? Tam çektirecekken, arkaya sesleniyorlar, “Onur koş, sende de kırmızı siyah kareli gömlek var”. Üç kişi kol kola poz veriyoruz. Ağız dolusu gülüyor ve birbirimize söz veriyoruz, onlar mezun olana kadar aynı gün, aynı gömleği giyeceğiz. “Ama hocam unutmayın”, diyorlar. Ben hiç unutmuyorum, sonraki yıllar boyunca hep, acaba onlar unuttular mı diye düşünüyorum. Yıl 2007.
Filmde sarı zarfları alan arkadaşlar evde toplanmış, henüz durumun vahameti anlaşılmamış, herkes hevesle cesur. Tam olarak ne olabileceğinin kestirilemez anını yaşıyorlar. Herkes birbirine destek oluyor, neler yapılabileceği tartışılıyor.
Bana haber gece 2’de gelmişti. Ailem öğrenmiş ama beni uyandırmaya kıyamamış. Gece uyanıp saati görmek için telefona bakıyorum. Geçmiş olsun mesajlarıyla dolu ekranım. Sabahki endoskopime veriyor ama yine de biraz garipsiyorum. O birkaç dakika içinde hayatım sonsuza dek değişiyor.
Dönemin son dersine giriyorum. Çıkışta dördüncü sınıf bir öğrencim yanıma yaklaşıyor. “Hocam size artık bir çay ısmarlayalım mı? Dönem bitti”. Çaya oturuyoruz, çantamdan bisküvi pakedini çıkarıyorum, gözleri parlıyor. Yemek yemeye çok düşkün biliyorum, “bu bisküviye bayılırım” derken banıyor bisküvisini çayına. Çayın içinde bisküvi parçaları dağılarak suya karışıyor, buğulanıyor çay, tam o sırada “Hocam, diyor, Allahaşkına şu postmodernizm nedir anlat, ama bak Allahın adını verdim kısa anlat, hiçbir şey anlamadım ben bu konudan”. Yıl 2004.
O sabah bir arkadaşım arıyor Mimarlık Fakültesi’nden. Beni bir daha da aramıyor zaten ama olsun. Adını söküyorlar diyor kapıdan, sabah 08.40, hayrola?
Aşık olup ağlaya ağlaya kapımı çalan öğrencilerimi hatırlıyorum. Düğününe gittiklerimi, çocuklarının doğumuna da. Başka şehirlere gidip yalnız hissettiklerinde beni arayanları. O amfinin küf kokan arka sırasını. Alt kattaki tuvaletin yanmayan lambasını, kantinin çift kaşarlı tosta sürdüğü kokulu salçayı, bir arkadaşımla merdivendeki kahkahamızı, girişteki sergi alanını döne döne konuştuğum telefonları, 1500 kişilik üniversite ortak dersi için 200 kişilik sınıfa nasıl sığmaya çalıştığımızı. Geceler boyu müfredat yaptığımı sonra. Hesap sormaya gelen o kırmızı montlu öğrencimi. Bir hışımla girmişti odama. Küçük, gri bir ofisti. İki arkadaş otururduk içeride. Sonradan o arkadaşımın ruhunu da korku kemirmişti maalesef. “Siz benim adımı bile bilmezsiniz, o sınıf bir kişilik, tanımaz etmezsiniz beni, neden bana bu kadar düşük not verdiniz?” “Gökhancığım”, diyorum şaşırıyor. “Kağıtları okurken zaten isimleri kapatırım ama gel beraber bakalım kağıdına, neden böyle verdiğimi anlayalım”. Odada gözüm duvara astığımız panoya ilişiyor. Bir kağıt yazmış, asmışım panoya odadan çıkarken bir gün herhalde. Çıkarken odada Elvis çalıyor olsa gerek. Şöyle yazmışım el yazısıyla kağıda:
Elvis çalan odaya veda edilir mi? Geri geleceğim. 2007
Oysa geri gidemiyorum. O kağıt hala orada duruyor mu, onu da bilmiyorum.
Sarı Zarflar politik bir anlatı. Onu yeterince politik olmamakla eleştirenler de yok değil ama bu konuyu açmanın bile ne denli politik olduğunu sadece yaşayan mı biliyor acaba? Ayrıca sanat yapıtı bu, bize cevaplarla gelmiyor elbet, sorular sorduruyor.
Ve Sarı Zarflar, bir trajedinin ardından ailenin dönüşümünü de anlatıyor. Her daim ailesinin yanında olmak isteyen ve kimi zaman çaresiz anne rolünde İpek Bilgin. Sınanmadığı derdin neresinde durabilir insan? Bu gibi durumlarda oluşan yas paylaşması güç bir yas. Herkes başka şeyin yasını tutuyor ve ortak bir noktada buluşmak bu sebeple zorlaşıyor. Her dertle sınanmıyor her ilişki. İnsan eksildikleri, bir heykel gibi yontulduğu yeni haliyle artık başka bir insan. Aynı yöne bakan iki kişi, yolda başlarına gelenlere rağmen aynı yöne bakmaya devam edebilir mi? Bu modern bir aile miti, acılar aileleri bir araya getirir. Pekâlâ dağıtabilir oysa, filmin son derece gerçekçi bir yanı daha. İlişkiler onları bir arada tutan yapısal koşullardan muaf değil.
“Ankara olarak Berlin”, “İstanbul olarak Hamburg” tercihi, kararın sebebi ne olursa olsun çok başarılı bir yabancılaştırma yaratıyor. Hele hele o sürecin sonunda Almanya’ya gelmiş olanlara. Bunun sadece bir temsil olabileceğini, sanatın gerçek acıyı gözle görülür, elle tutulur hissettiremeyeceğini biliyor film. Bir yer başka bir yer olarak varsa aslında askı gibi her şey, askı gibi herkes. “Valla benim elimden bir şey gelmez” diyerek çıkıyorlar ya işin içinden. Sorumluluk bir ateşten top, herkes elini değdirmeden yandakine atmaya çalışıyor onu, utanmamanın tek yolu göz göze gelmemek. Ankara’yı Berlin’e giydiriyorsun, Ahmet’i Mehmet’e. Herkes sağır, herkes dilsiz. Sonra o kırmızı siyah kareli gömlekle fotoğraf çektirdiğiniz gün geliyor aklına. Nerede bu insanlar?
Sahi hocam ya bitmedi mi o işler hala?
Moana’da bir sahne vardır. Çocuğu olanlar izlemiş olmalı diye veriyorum örneği. Küçük Moana okyanusa adım attığında sular onu korumak için çekiliyor. Böylece çekiliyor herkes işte, canhıraş kendini uzağa atıyor diyorum ya, Ankara rolünde Berlin. Herkes eylemsiz, herkes askı gibi. Oysa o top hepimizin elini yakmazsa, onu elimizde tutmazsak nasıl yanımızdakine verecek, nasıl büyüteceğiz halkayı?
Filmde de anlatılan gerçeğin aynı, statü kaybı sadece ekonomik değil; kimlik de kaybedildi. Karı koca farklı bulmaya çalışıyor kimliğini. Ankara’dan İstanbul’a gelen çift artık kendi evlerinde değil. Şehirler arasında gidip geliyorlar, ama hiçbir yere tam olarak ait olamıyor. O aradalık hali içinde taksiye çıkmaya başlayan Aziz’i taksinde yemek yerken çok görürüz, çünkü hayat sürer. Bugünün tokluğu yarının açlığına çare değildir. Doyurulacak boğazlar vardır.
Roland Barthes 20 Mart tarihini koyuyordu Yas Günlüğü’ne, “zaman yası dindirir diye bir söz vardır, hayır zaman hiçbir şeyi geçirmez, yasın o telaşlı, heyecanlı halini geçirir yalnızca” yazmıştı. Ara oluyor ama çıkamıyorum salondan, gözyaşlarım sicim gibi akıyor yanaklarımdan. 10 sene, dile bile kolay gelmeyen 10 sene. O zamanlar kızımla okuduğumuz bir çocuk kitabı vardı, onu düşünüp avunuyorum, “Cry Heart but Never Break / Ağla Kalbim ama Asla Kırılma”.
Cuneo’da doğan, Torino’da ölen Pavese ne derdi, kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek ama kaç yaşında olursan ol uyuyunca geçmeyecek. Bu yazıyı yazmayı bitirirken dışarıda trafiğin sesi, tren düdüğüne karışıyor. Geçen bir arabanın camları açık olsa gerek, radyodaki şarkının sesi ta buraya geliyor.
“Daha gidecek çok yolumuz var güzel yârim, daha gidecek çok yolumuz var. “