8 Mart raporları: Dünyada kadın olmanın sayılarla tablosu |
Bu hafta 8 Mart sebebiyle Birleşmiş Milletler’in yayımladığı rapor dahil birçok raporu indirip okudum. Bugün sizlerle bu raporlardaki bilgileri paylaşmak istiyorum. Birleşmiş Milletler’in raporu, kadınlar ve kız çocuklarının dünyanın hiçbir yerinde hukuk karşısında erkeklerle tam anlamıyla eşit olmadığını gösteriyor. En güncel verilere göre kadınlar, küresel ölçekte erkeklerin sahip olduğu yasal hakların yalnızca yüzde 64’üne sahip. Bu eşitsizlik yaşamın hemen her alanına yayılıyor. Güvenlik, eğitim, çalışma hayatı, aile hukuku ve ekonomik fırsatlar bu eşitsizliğin doğrudan etkilediği alanlar arasında.
Raporun ortaya koyduğu tablo oldukça açık. Dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasında tecavüz yasaları rıza ilkesine dayanmıyor. Ülkelerin yaklaşık dörtte üçünde kız çocuklarının zorla evlendirilmesi hâlâ yasal olarak mümkün. Ayrıca ülkelerin yüzde 44’ünde eşit değerde işe eşit ücret hukuken güvence altına alınmış değil. Birçok ülkede kadınlar mülk edinme, boşanma talep etme, çocuklarına vatandaşlık aktarabilme ya da eşlerinden bağımsız biçimde çalışma ve hareket etme gibi konularda hâlâ yasal engellerle karşılaşıyor.
Raporda bazı ilerlemelerin de altı çiziliyor. Bugün ülkelerin yüzde 87’sinde aile içi şiddete karşı yasalar bulunuyor. Son on yılda kırktan fazla ülke anayasal düzeyde kadınların ve kız çocuklarının haklarını güçlendiren düzenlemeler yaptı. Ancak rapor, yasal düzenlemelerin tek başına yeterli olmadığını vurguluyor. Şiddet mağdurları çoğu zaman damgalanma korkusu, ekonomik engeller ve kendilerini koruması gereken kurumlara duydukları güvensizlik nedeniyle adalete başvuramıyor ya da başvurduklarında sonuç alamıyor.
Bu tabloya son yıllarda bazı ülkelerde yaşanan geri adımların da eklenmesi elzem. Örneğin Türkiye’nin 2021 yılında kadına yönelik şiddetle mücadele için hazırlanmış en kapsamlı uluslararası metinlerden biri olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi bu tartışmaların önemli örneklerinden biri. Sözleşme, devletlere şiddeti önleme, mağdurları koruma ve failleri cezalandırma konusunda bağlayıcı yükümlülükler getiriyordu.
BM’in raporu, bu dönemde yaşanılan şiddet ve eşitsizliğe ek olarak dijital şiddet gibi yeni şiddet biçimlerinin de hızla yayıldığını söylüyor.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü yürüyüşü
Dünya genelinde aktif çatışma bölgelerinin 50 kilometre çevresinde yaşayan yaklaşık 676 milyon kadın ve kız çocuğu içinse adalet sistemi çoğu zaman fiilen yok. Bu bölgelerde failler büyük ölçüde cezasız kalıyor. Tecavüz savaşın bir aracı olarak kullanılmaya devam ediyor ve bildirilen cinsel şiddet vakalarının yalnızca iki yıl içinde yüzde 87 arttığı belirtiliyor.
Raporun vurguladığı bir başka nokta da şu. Adalet sistemleri kadınları koruyamadığında bunun etkisi yalnızca bireysel vakalarla sınırlı kalmıyor. Kurumlara duyulan güven zayıflıyor ve hukukun üstünlüğü de aşınıyor.
Okuduğum Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre kalp krizi geçiren kadınlar çoğu zaman erkeklere kıyasla daha geç teşhis ediliyor, yanlış teşhis alıyor ve daha az tedavi görüyor. Bu durum sağlık sistemlerindeki cinsiyet eşitsizliğinin önemli örneklerinden biri olarak görülüyor.
British Heart Foundation’ın yayımladığı başka bir değerlendirme, kadınların kalp krizi bakımında neden daha dezavantajlı olduğunu anlatıyor. Rapor, kadınların kalp krizi teşhisinde erkeklere kıyasla daha fazla gecikme yaşadığını ve daha sık yanlış teşhis aldığını gösteriyor. Kadınlar kalp krizinin kendilerini de etkileyebileceğini daha az fark edebiliyor veya tıbbi yardım istemekte daha tereddütlü davranabiliyor. Ancak yardım istediklerinde bile şikâyetlerinin ciddiye alınmaması daha olası. Bunun bir örneği birkaç yıl önce gündeme gelen Babylon adlı yapay zekâ destekli sanal doktor uygulamasıydı. Aynı belirtiler ve aynı tıbbi geçmiş girildiğinde uygulama erkeklere kalp krizi ihtimali nedeniyle acil servise gitmelerini önerirken, kadınlara bunun bir panik atağı olabileceğini söyleyip evde kalmalarını öneriyordu.
“Korkusuz, boyun eğmez bir kadınlık; korkusuz, yenilmez bir halk.” — William Rooney
Raporlar net bir biçimde gösteriyor. Kadınların ağrısı daha az ciddiye alınıyor. 2021’de yapılan geniş bir meta-analiz, acil servislerde kadınların ağrı kesici verilmesi için erkeklere kıyasla ortalama 15-30 dakika daha fazla beklediğini gösterdi. Ayrıca aynı ağrı belirtileri olduğunda kadınlara daha sık anksiyete veya psikolojik olduğu yönünde açıklamalar yapılıyor.
İlaç araştırmalarında kadınlar yeterince temsil edilmiyor. 1990’lara kadar birçok klinik araştırma neredeyse tamamen erkekler üzerinde yapılmıştı. Bugün durum biraz düzelmiş olsa da hâlâ birçok ilaç dozu erkek fizyolojisine göre belirlenmiş durumda. Bu yüzden bazı ilaçların yan etkileri kadınlarda daha fazla görülüyor. ABD’de yapılan bir inceleme, piyasadan çekilen ilaçların önemli bir bölümünün kadınlarda beklenenden daha güçlü yan etkiler yaratması nedeniyle geri çekildiğini gösterdi.
Kadın sağlığında çok ciddi yapısal boşluklar olduğunu gösteren araştırmalarda, endometriozis teşhisinin ortalama 7-10 yıl geciktiği açıklanmış. Dünya genelinde yaklaşık her 10 kadından biri endometriozis hastası. Endometriozis, normalde rahmin iç yüzeyini kaplayan dokunun rahim dışında büyümesiyle ortaya çıkan ve kronik ağrıya yol açabilen bir hastalık. Ancak kronik ağrıya ve kısırlığa yol açabilen bu hastalığın teşhisi çoğu ülkede yıllarca gecikiyor. Birçok kadın, uzun süren adet ağrısı normaldir, denilerek geri gönderiliyor.
Otoimmün hastalıklar çoğu kadında görünmesine rağmen, araştırma bütçeleri düşük. Lupus, romatoid artrit ve multiple sclerosis gibi otoimmün hastalıkların yaklaşık yüzde 75’i kadınlarda görülüyor. Buna rağmen bu hastalıklar için ayrılan araştırma fonlarının birçok kanser türünden daha düşük olduğu raporda anlatılıyor.
Kadınlar ameliyat sonrası daha fazla ağrı yaşıyor. 2022’de yayımlanan bir çalışma kadınların ameliyat sonrası kronik ağrı geliştirme riskinin erkeklere göre belirgin biçimde daha yüksek olduğunu gösterdi. Bunun nedenlerinden biri olarak tedavi protokollerinin erkek bedenine göre tasarlanmış olması. Bu konunun başka çarpıcı alan da menopoz ve kalp-metabolizma sağlığı. Menopoz sonrası kadınlarda kalp hastalığı riski hızla artmasına rağmen uzun yıllar kalp hastalıkları erkek hastalığı olarak görülmüş ve önleyici sağlık programları erkekler üzerine kurulmuştu.
Bu tabloya küresel sağlık verileri de ekleniyor. The Lancet ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde kadınlar erkeklerden ortalama daha uzun yaşıyor, fakat daha fazla yılı hastalıkla geçiriyor. Yani yaşam süresi daha uzun olsa da sağlıklı yaşam yılı ölçülebilir olarak daha kısa.
Tüm raporlar aynı bilgileri tekrar ediyor, araştırmalarda eksik temsil var, semptomlar ciddiye alınmıyor ve tedavi protokolleri erkek bedeni üzerinden kuruluyor.
2025’te yayımlanan küresel medya araştırmalarına göre dünyadaki haberlerin yalnızca yaklaşık yüzde 26’sında kadınlar ana özne olarak yer alıyor. Sinema sektöründe de tablo benzer. USC Annenberg Inclusion Initiative’in 2025 raporu, dünya çapında en çok izlenen filmlerin yönetmenlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 12’sinin kadın olduğunu ortaya koyuyor. Teknoloji alanında ise eşitsizlik daha da belirgin. UNESCO verilerine göre yapay zekâ ve teknoloji şirketlerinde çalışanların yalnızca yaklaşık yüzde 30’u kadın. Karar verici pozisyonlarda bu oran daha da düşüyor. Bu veriler farklı sektörlerden gelse de aynı yapısal sorun var. Kadınlar hem araştırmalarda hem karar alma mekanizmalarında hem de temsil alanlarında sistematik olarak daha az yer alıyor. Bu nedenle eşitsizlik hukuk, sağlık, teknoloji, medya ve ekonomi boyunca uzanan geniş bir yapısal düzenin parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bir başka büyük ama çoğu zaman görünmeyen eşitsizlik alanı da bakım emeği ve ev içi karşılıksız çalışma. Son yıllarda yayımlanan uluslararası veriler, kadınların erkeklere kıyasla her gün ortalama 2,5 kat daha fazla ücretsiz bakım ve ev işi yaptığını gösteriyor. Bu yalnızca zaman alan bir yük değil, doğrudan ekonomik sonuçları olan yapısal bir eşitsizlik. ILO’nun 2024’te yayımladığı küresel tahminlere göre dünyada 708 milyon kadın, ücretsiz bakım sorumlulukları nedeniyle işgücüne katılamıyor. Aynı nedenle işgücünün dışında kalan erkek sayısı ise 40 milyon. Başka bir deyişle bakım, çocuk, yaşlı, hasta ve hane sorumluluğu kadınların omzuna yıkıldığında bu emek görünmez kalıyor, fakat sonuçları ücret kaybı, ekonomik bağımlılık, kariyer kesintisi ve sosyal güvencesizlik olarak son derece somut biçimde ortaya çıkıyor. Bu yüzden kadın eşitsizliğini yalnızca yasalarla ya da görünür iş hayatıyla sınırlı düşünmek yetmiyor; görünmeyen emek, kadınların yaşamını belirleyen en büyük yapısal alanlardan biri olmaya devam ediyor.
Üstelik bu görünmeyen emek yalnızca ev içinde kalmıyor, emeklilikten sağlığa kadar hayatın tamamını etkiliyor. Bakım sorumluluğu nedeniyle kadınlar daha az ücretli işte çalışıyor, daha sık yarı zamanlı işe yöneliyor ve daha düşük sosyal güvenceyle yaşıyor. UN Women ve ILO verileri, kadınların işgücünden çekilmesinin en büyük nedenlerinden birinin hâlâ bakım yükü olduğunu gösteriyor.
Ceza adaleti sistemi de kadınlar açısından hızla değişen ama çoğu zaman görünmeyen bir alan. Institute for Crime & Justice Policy Research verilerine göre dünya genelinde kadın mahpus sayısı 2000 yılından bu yana yaklaşık yüzde 60 artmış. Bu artışın önemli bir kısmı şiddet suçlarından değil, yoksullukla bağlantılı suçlardan kaynaklanıyor. Birçok ülkede kadınlar küçük ölçekli ekonomik suçlar, borç, kaçak ticaret veya partnerlerinin işlediği suçlara dahil edilme nedeniyle hapse giriyor.
2023’te yapılan küresel bir spor ekonomisi araştırması, toplam spor sponsorluğu harcamalarının yalnızca yaklaşık yüzde 10’unun kadın sporuna gittiğini gösteriyor. Sanat dünyasında da benzer bir tablo var. Uluslararası müze koleksiyonları üzerine yapılan araştırmalar, büyük müzelerde sergilenen eserlerin yaklaşık yüzde 85’inin erkek sanatçılara ait olduğunu ortaya koyuyor. Bu veriler farklı alanlardan gelse de aynı gerçeği gösteriyor: kadınlar üretimin, emeğin ve deneyimin merkezinde olsalar bile görünürlük ve kaynak dağılımı söz konusu olduğunda sistematik olarak daha az yer buluyor.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve küresel spor ekonomisi araştırmaları, spor ekonomisinin büyük bölümünün hâlâ erkek sporları etrafında döndüğünü gösteriyor. 2023 verilerine göre dünya genelindeki spor sponsorluğu harcamalarının yalnızca yaklaşık yüzde 10’u kadın sporuna gidiyor. Spor medyasındaki görünürlük de benzer biçimde sınırlı. Küresel spor medyası üzerine yapılan araştırmalar, spor haberlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 15’inin kadın sporcuları konu aldığını ortaya koyuyor. Oysa kadın sporunun izlenme oranları son yıllarda hızla artıyor. Örneğin 2023 Kadınlar Futbol Dünya Kupası dünya çapında yaklaşık 2 milyar izleyiciye ulaşmış. Buna rağmen yatırım, sponsorluk ve medya görünürlüğü hâlâ erkek sporunun çok gerisinde kalmaya devam ediyor.
Sanat dünyasında da temsil eşitsizliği uzun süredir araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek. Uluslararası müze koleksiyonları ve sergiler üzerine yapılan kapsamlı analizler, büyük müzelerde sergilenen eserlerin yaklaşık yüzde 85’inin erkek sanatçılara ait olduğunu gösteriyor. Artnet ve Burns Halperin tarafından yayımlanan küresel sanat piyasası raporlarına göre dünya çapındaki sanat satışlarının yalnızca yaklaşık yüzde 2’si kadın sanatçılara ait eserlerden oluşuyor. Üstelik o pasta da dağılmıyor, az sayıda kadın sanatçı paylaşıyor yüzde ikiyi. Kadınlar sanat üretiminde aktif biçimde yer almasına rağmen koleksiyonlara girme, sergilenme ve piyasa değeri kazanma konusunda sistematik olarak daha az fırsat buluyor. Araştırmalar, sanat kurumlarının yönetiminde ve küratöryel karar mekanizmalarında erkeklerin hâlâ çoğunlukta olmasının bu eşitsizlikte önemli rol oynadığını vurguluyor.
Dünya genelinde araştırmacıların yalnızca yaklaşık yüzde 33’ü kadın. Ancak sorun yalnızca sayısal temsil değil. Akademik kariyer ilerledikçe kadınların oranı hızla düşüyor. Pek çok ülkede doktora öğrencileri arasında kadın oranı yarıya yaklaşırken profesörlük düzeyinde bu oran çoğu zaman yüzde 25’in altına iniyor. Yayın dünyasında da benzer bir tablo var. Uluslararası bilim yayınlarını inceleyen çalışmalar, kadın araştırmacıların erkeklere kıyasla daha az makale yayımladığını, daha az atıf aldığını ve araştırma fonlarına erişimde daha dezavantajlı olduğunu gösteriyor. Özellikle STEM alanlarında bu fark daha belirgin. Bu nedenle akademi, bilgi üretiminin merkezi olmasına rağmen eşit temsilin en yavaş ilerlediği kurumlardan biri olmaya devam ediyor.
Farklı kurumların farklı alanlarda yaptığı araştırmalar aynı tabloyu tekrar tekrar gösteriyor. Hukuktan sağlığa, akademiden spora, sanattan gündelik bakım emeğine kadar uzanan geniş bir alanda eşitsizlik hâlâ yapısal bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.