“Ben” bir geçmiş hikâye mi? |
DiğerEkonomiTüm HaberlerBasında BugünHava DurumuDövizGaleriKonularMizah DergileriBir Bakışta BugünKitap24
“Ben” bir geçmiş hikâye mi?
Dünyanın aynı anda hem güzel hem korkunç oluşu, bilinenin huzuruyla bilinmeyenin ürpertisini ve bilinenin tekdüzeliğiyle bilinmeyenin heyecanını aynı anda hissediyor oluşumuz ne tuhaf değil mi?
Alexandre Jean-Baptiste Brun, Louvre’da Salon Carré Görünümü, y. 1880, Louvre Müzesi, Paris, Fransa
Yerli dizilerdeki eksikliklere eskiden kusur gözüyle bakardım. Anlatının yarım kalması, karakterlerin bir anda ortadan kaybolması, hikâye anlatma tonunun değişmesi, görsel dilin seyrelmesi bana tutarsızlık gibi gelirdi. Şimdi farklı bakıyorum. Bu boşluklar, yerli dizilerin hayata en çok yaklaştığı yerler diye düşünüyorum.
Bu istenmeyen boşluklar üretim sürecinin kesintili doğasından doğuyor elbette. Uzun yıllara yayılan üretim, uzun bölüm süreleri, endüstriyel zorluklar. Ama burada sebepleri yazmayacağım. Neden bu boşa çıkışlar hayata benziyor, onu anlatacağım.
Yeşilçam’da montaj odalarında kopan negatiflerin yerine başka filmlerden görüntüler eklenirdi. Oyuncu aynıysa, mekân aynıysa mesele pek büyütülmezdi. Negatifler kesip yapıştırılırken araya başka filmlerden, aynı kişinin farklı filmlerinden, bazen doğa manzaralarından parçalar yapıştırılınca ne oluyordu? Hikâye devam ediyordu. Anlatı kesintilerle ilerlemeyi öğreniyordu. Siz ara ara hiç başkasının hayatını yaşıyor gibi hissetmediniz mi?
Jacqueline Fahey, Doğum Günü Partisi, 1974, Victoria Üniversitesi Wellington Sanat Koleksiyonu, Wellington, Yeni Zelanda
Kızılcık Şerbeti’nin ilk sezonunda mı, ilk bölümlerinde mi, Kıvılcım’ın içini açtığı, akşam oturmasına gittiği, beraber çay içtiği, dertleştiği bir arkadaşı vardı. Muhtemelen Kıvılcım’ın psikolojik dünyasına ayna tutmaktan başka bir işlevi yoktu karakterciğin. Sonra ortadan kayboldu. Zaman zaman kadını benden başka hatırlayan kalmadı diye düşünüyorum. Taşındı mı, küstüler mi, öldü mü, hiçbir şey bilmiyoruz. Hiç yaşamamış gibi oldu. Peki sizin bir anda ortadan kaybolan ve bir daha haber alamadığınız kimse olmadı mı?
Yasak Elma dizisinde bir noktadan sonra hikâyenin çatışması yer değiştirmişti. İlk sezonda kurulan o karanlık sınıf gerilimli entrika zemini, ilerleyen bölümlerde dağıldı gitti. Karakterler aynı kalsa da onları taşıyan dramatik damar değişti.
Erkenci Kuş’ta sınıfsal sıkışma ile başlayan gerilim, sonra yerini sınıfsız, romantik çatışmalara bıraktı.
Oyuncular değişti, setler yandı, diziler erken finaller yaparken hikayelerin bazı dalları kırıldı, yarım kaldı. Onlarca örnek verebilirim ama meramımı anlattığımı sanıyorum.
Dizilerdeki kesinti hissi bana hayatın kendi temposunu hatırlatmaya başladı. Hayat, başı sonu belli bir kurgu gibi ilerlemiyor. Çoğu şey yarım kalıyor. Bazı insanlar hayatımızdan bir anda çıkıyor. Bazı yoğun duygular bir anda sıradanlaşıyor. Bazen de tam tersi oluyor, daha önce önemsiz görünen bir şey yıllar sonra merkeze oturuyor.
Alexander Calder, İsimsiz (Louisa’nın 43. doğum günü hediyesi), 1948, Calder Vakfı, New York, ABD
Bunları yan yana koyunca ne görüyoruz? Yerli dizilerin tutarlılık vaadi olmayışını. Sadece süreklilik vaat ettiğini.. İzleyici de bunu öğreniyor, unutulan karakterlerle, eksilen çatışmayla, türün değişmesiyle yaşamayı öğreniyor.
Hayat gibi. Onun da bir tutarlılık vaadi........