menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran savaşı asıl şimdi mi başlıyor?

71 0
13.04.2026

ABD Başkanı Donald Trump, 7 Nisan günü 15 günlük geçici bir ateşkesi kabul ettiğini duyurdu ve gelişmenin ardından silahlar büyük ölçüde sustu. Ancak ne bu gelişme ne de ABD ile İran’ın, Pakistan’ın arabuluculuğunda İslamabad’da müzakerelere oturması sizi yanıltmasın. Sadece kalıcı ve sahada sınanıp onay görmüş bir ateşkes anlaşmasının nihayete erdirebileceği İran Savaşı’nda o noktada olmaktan neredeyse ilk günkü kadar uzağız.

Hatta diyebilirim ki…

BİR) Hızlı bir zafer için indiği sahada askeri olarak 40. günde tıkanan soykırımcı Epstein rejiminin bu ateşkesi, kontrolden çıkma noktasına yaklaşmış küresel piyasaların bir süreliğine elektriğini alıp rahatlatmak ve Hürmüz’ün kontrolünü ve/veya İran’daki zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmeye dönük kapsamlı kara operasyonları için ihtiyaç duyduğu yığınağı artırıp zaman kazanmak amacıyla zorunlu ve geçici bir durak olarak kurgulamış olma ihtimali azımsanmayacak kadar yüksektir.

İKİ) Tabii, bununla birlikte, savaşın başta enerji piyasaları olmak üzere küresel ekonomide yol açtığı kaosun ardında bir “plan” olması ihtimalini atlıyor da değilim. Bir diğer deyişle, Hürmüz Krizi’nin tırmandırdığı enerji piyasalarındaki altüst oluşun kontrollü olmak kaydıyla Washington tarafından arzulanmış olması ihtimali de azımsanmayacak kadar yüksek. Ve bu savaşın dinamiklerini anlamada çok çok önemli.

Şimdi bunlarla tam olarak ne demek istiyoruz, açalım.

BİR) KARA OPERASYONLARI

ABD, eğer denizden füze göndererek ya da havadan bombalama yaparak yol açtığı hasarlarla yetinmeyecek ve belirli spesifik hedeflere yönelik kara operasyonları yapacaksa, bunun için Körfez bölgesinde epey takviye birliğe ihtiyaç duyacak. Özellikle İshfehan operasyonunun bir fiyaskoyla sonuçlandığı görüldükten sonra, bu gerçek kendisini daha da sert bir biçimde hissettiriyor. Ama tabii ABD’nin Körfez bölgesine doğru yola çıkmış takviye birlikleri farklı rota ve zaman planlamalarıyla ilerliyor.

Birincisi, Amerika-sınıfı hücum gemisi USS Tripoli ve 31. Deniz Piyade Sefer Birliği (MEU) merkezli Tripoli Amfibi Hazırlık Grubu. 13 Mart'ta Japonya'nın Sasebo Limanı'ndan yola çıkan bu grup, Malakka Boğazı'ndan geçerek 23 Mart'ta Hint Okyanusu Bölgesi'ndeki Diego Garcia üssüne ulaştı. Nisan başında da CENTCOM bölgesine girdiği tahmin ediliyor. 31. MEU yaklaşık 2 bin 200 deniz piyadesi ile denizciden oluşmakta olup, topçular, amfibi araçlar ve özel birimlerle takviye edilmiş durumda.

İkincisi, Wasp sınıfı hücum gemisi USS Boxer ve ABD'nin Güney Kaliforniya bölgesinde konuşlanmış 11. Deniz Piyade Sefer Birliği’nden oluşan Boxer Amfibi Hazırlık Grubu. Boxer Amfibi Hazırlık Grubu ayrıca USS Comstock ve USS Portland'ı da içeriyor. Bu grup, 19-20 Mart tarihlerinde ABD’nin San Diego kentindeki üsten ayrıldı. Yaklaşık 13 bin 800 mil (22 bin 200 km) yol kat eden grubun en erken Nisan ortasında, yani bu haftanın sonuna doğru muharebe bölgesine intikal etmesi bekleniyor. USS Tripoli gibi, USS Boxer da F-35B uçaklarıyla, helikopterlerle ve diğer destek unsurlarıyla donatılmış durumda. Ama dediğim gibi, daha bölgeye intikal etmelerine zaman var.

Üçüncüsü ise Kuzey Carolina'daki Fort Bragg'da konuşlanmış 82. Hava İndirme Tümeni'nin Acil Müdahale Gücü'nden mürekkep yaklaşık 2 bin askerden oluşan bir birlik. Bölgeye gönderilen ABD askeri takviyelerinin en yenileri bunlar.

Güvenlik uzmanların değerlendirmelerinden anladığımız kadarıyla bu unsurların yer alabileceği çatışmalara dair en az üç senaryodan söz ediliyor:

İran'ın petrol ihracatının tahmini yüzde 90'ını karşılayan Harg Adası'nın ele geçirilmesi veya abluka altına alınması; Küresel petrol arzının yüzde 20’sinin aktığı Hürmüz Boğazı'nın İran kontrolünden çıkarılmasına dönük olarak İran kıyı şeridinin temizlenmesi; İran'ın Natanz, Fordov ve İsfahan nükleer teknoloji merkezleri gibi kilit tesislerini hedef alan operasyonların düzenlenmesi, ya da daha spesifik olarak söylersek, İran'a ait yüzde 60 oranında zenginleştirildiği ileri sürülen ve 440 kg ağırlığında olduğu tahmin edilen uranyumun ABD güçlerince “güvence altına alınması”, yani açıkça sahibinden çalınması.

Bugüne kadar İran genelinde 9 bin hedefi vurduğu düşünülen Amerikalıların tükettikleri hava savunma veya saldırı füzelerini yenilemeleri, geçen haftalardaki yazılarımızda da aktardığımız gibi, kısa sürede gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak ABD’nin yukarıda sıraladığımız senaryolardan en az birini yürürlüğe koyabilmesi ve kapsamlı kara harekâtı emirleri verebilmesi için, tüm kara birliklerinin bölgeye intikali gerektiği için, bunun da bu ayın ortasında gerçekleşmesi mümkün olacağı için, İslamabad’daki görüşmelerin kısa bir zaman sonra masanın devrilerek sonlanması ve silahların yeniden ve daha sert biçimde konuşmaya başlaması ihtimali kanımca yüksek.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'nün (IISS) kara savaşı kıdemli uzmanı Ruben Stewart, Al Jazeera'ye yaptığı bir açıklamada, “İran'ın nükleer malzemesinin güvence altına alınmasının sağlanması, mevcut kuvvetlerle en az gerçekçi senaryodur, çünkü bu, çok daha büyük ve sürekli bir kara birlikleri varlığı gerektirir,” diyordu. Bu konuda haklı Stewart.  Ancak IISS uzmanı “ABD, kuvvetlerini bölgeye kaydırarak pazarlık gücünü artırıyor ve diplomasinin başarısız olması durumunda elinin altında seçeneklerinin olduğunu gösteriyor,” da dedi. İşte bu konuda ona pek katılamıyorum. Bölgeye yönelik ABD yığınağının diplomasinin zorlayıcı gücünü artırmak için yoğunlaştırılması bana fazla iyimser bir senaryo gibi geliyor. Bunun İran’a karşı işleyecek bir yol olmadığını........

© T24