Bir Gökova mitinin yıkılışı |
Geçmişte yaşanan olayların yalan yanlış aktarılması ve bu şekilde kırk kere tekrarıyla tarihsel gerçeklikten ve hakikatten tamamen uzak, yeni bir “gerçeklik”, hatta bir “mit” üretilişine internet çağında geçmişten çok daha sık rastlıyoruz. Özellikle bizim memleketimizde, tarihsel olgu ve kayıtlarla alakalıymış gibi görünen kurgular, hatta mitler yaratılması epeyce de yaygın. Tabii, mitleştirme 3-5 asır ya da daha öncesinde meydana gelmiş olaylar için belirli ölçüde anlaşılabilir belki. Ancak yalnızca bir insan ömrü kadar geriye giden tarihlere yönelik böyle mitler fabrike edilmesi epey can sıkıcı olabiliyor.
Türkiye’nin en güzel köşelerinden biri olan Gökova’nın bir “miti” var. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte kopyala/yapıştır şeklinde aktarıla aktarıla, yanlış hâliyle tekrar edile edile, maalesef bugün o miti bizler “gerçek” zannediyor, hatta o hâliyle aktararak mitin yeniden üretilmesine katkıda bulunabiliyoruz. Söz konusu mitin merkezinde Gökova Körfezi ile aynı adı taşıyan Ula ilçesi mahallesi Gökova’dan Akçapınar yönüne uzanan 3 km’lik “ağaçlı yol” yer alıyor. Daha doğrusu, onun üzerinde kurulmuş bir “hikâye.”
Sakar Geçidi’nin Gökova Ovası’na ulaştığı İnişdibi mevkii yakınlarından başlayarak Akçapınar’a doğru uzanan 3 km’lik
“Ağaçlı Yol” ovayı boydan boya kat eden bir zümrüt gerdanlık gibiydi. Bugün Dörtyol denilen mevkide, Akyaka-Fethiye yolu
tarafından enine kesildiği için kuzeyde 0,5 km’lik, güneyde ise 2,5 km’lik bölüm olmak üzere ikiye ayrılmış; eski yekpare
formunu yitirmiş bir görünüm sergiliyorsa da yine de büyüleyici güzellikte.
“Aşıklar Yolu” adıyla ünlenen bu ağaçlı yol, son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanından gelen gezginlerin, sevgililerin, yeni evlenenlerin ve özellikle foto/video peşindeki Instagram kullanıcılarının akınına uğrayan popüler uğrak noktası olmuş durumda. Tur otobüsleri yanaşıyor, insanlar iniyor; aynı anda yüzlerce kişi, binlerce fotoğraf ve video çekiyor. Daha sonra da yerel yöneticiler tarafından bölgeye konulmuş söz konusu bilgi panolarında yazılan “hikâyeyi” temel alarak takipçilerine “story” atıyorlar. Bir diğer deyişle, ağaçlı yol ile ilgili olarak bahsedeceğim mitin sürdürülmesini sadece internette yer alan “bilgileri” kopyalayarak alıntılayan yazarlara ve sosyal medya kullanıcılarının attığı “story’lere” değil, aynı zamanda o story’lere kaynaklık da eden bölgedeki bilgi panolarına da borçluyuz. Altında T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan Ula Kaymakamlığı’na, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’na kadar çok sayıda kurumun imzası olan bu bilgi panoları bile, maalesef tarihsel gerçeklerle ilgisi olmayan bu miti tekrarlayarak yeniden üretiyor ve Gökova Çukuru denilen coğrafyanın önemli bir gerçeğinin üzerindeki örtüyü biraz daha kalınlaştırıyor.
Ağaçlı yol miti ne diyor?
Uzatmayalım, söz konusu “ağaçlı yol’un iki tarafını çevreleyen okaliptüs ağaçlarının kahraman mertebesine çıkartılarak aktarıldığı ve bilgi panolarıyla da desteklenen bu mitleştirilmiş hikâyede özetle deniliyor ki:
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde sulak alanlarla kaplı Gökova Çukuru’nda büyük bir sıtma salgını baş göstermiş. Sivrisineklerin bulaştırdığı, yüksek ateş ve titremeyle seyreden ve ölümcül olabilen bu hastalık bölge halkını canından bezdirmiş. Ancak insanları kırıp geçiren bu salgına bir türlü çare bulunamıyormuş. Hatta dönemin Gökova muhtarı Mehmet Gökovalı, yedi çocuğunun üçünü (kız) bu sıtmaya kurban vermiş. Gökovalı’nın bir süre sonra sekizinci evladı olarak bir erkek çocuğu (Şadan Gökovalı) dünyaya gelmiş. Muhtar, son çocuğu doğduğunda, bölgeye bir bela gibi çöken bu sıtmanın kökünü kurutmaya ant içmiş. En başta yeni doğan oğlu olmak üzere diğer çocuklarının sıtma illetinin pençesinde can çekişmesine müsaade etmeme kararı almış. Bataklığı kurutmanın tek yolunun okaliptüs ağacı olduğunu öğrenmiş, ama ülkede o zamanlar bu ağaçlardan eser yokmuş. Derken Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973) devreye girmiş, tohumlarını/fidanlarını Avustralya’dan getirttiği okaliptüs ağaçlarının bu sulak alanlara dikilmesini sağlamış. Fidanlar ovaya 3 kilometre boyunca cetvelle çizilir gibi dikilmiş. Suyu emme özelliğine sahip okaliptüsler boy attıkça bataklık kurumuş; sulak alanlarda üreyen ve sıtma hastalığına sebep olan sivrisinekler de yok olmuş. Böylece hem bölgedeki bataklıkların hem de sıtma salgınının sonu getirilmiş. Muhtar da böylelikle verdiği sözü tutmuş; hem köylüyü hem de öz oğlunu hayatta tutmayı başarmış.
Nasıl hikâye? Güzel değil mi? Bence de! Ama bir kusuru var; doğru değil! Hatta, külliyen yalan!
Bu anlatılanların gerçekle ilgisi olmadığını, Gökovalı bir emekli öğretmen olan Hüseyin Sazaklıoğlu’nun anılarını derleyerek 2025 yılında kaleme aldığı “Bir Ağaç gibi Tek ve Hür” isimli taze bir kitaptan öğreniyoruz. 1950 yılında Muğla’nın Ula ilçesine bağlı Gökova köyünde dünyaya gelen ve bugün doğup büyüdüğü beldesinde yaşamını sürdüren Sazaklıoğlu, “Gökovalı Bir Öğretmenin Mücadeleli Yaşamından Hatıralar” alt başlığı taşıyan kitabının “Bir Anonim Hak Destanı” isimli bölümünde, gelişiminin canlı tanığı olduğu bu harikulade bölgenin bazı hikâyelerini aktarıyor. Bunu yaparken, bir ucuna Halikarnas Balıkçısı’nın, bir ucuna ise onun “manevi oğlu” kabul edilen (aslen Gökova muhtarının oğlu) Prof. Dr. Şadan Gökovalı’nın yerleştirildiği, sıtma salgını, “ağaçlı yol” ve okaliptüs üçlemesiyle oluşturulan miti ifşa edip yıkıyor! Ve bizi tarihsel gerçeklikle yeniden buluşturuyor.
Eğitimcilik kariyerine 1971 yılında Ünye Endüstri Meslek Lisesi’nde Teknik Öğretmen olarak başlayan Sazaklıoğlu’nun
gençlik yıllarından acı-tatlı kesitler sunan “Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür” kitabı, Gökova (Yazılıtaş) köylüsü bir gencin
Türkiye demokrasisinin belki de “Altın Çağı’nın dayanışmacı, güzel günlerine olduğu kadar bir dönemin acı finaline
kişisel penceresinden içtenlikli bir bakış da sunuyor
Ağaçlı yol miti nasıl yıkıldı?
Nasıl mı? Şöyle…
Evet, doğru. Bölge halkının Gökova Çukuru adını verdiği bölgede, Körfez sularına yakın alanlar bataklık olduğu için 1930’larda ve 1940’larda sıtma yerel halkın gerçekten başının belası imiş. Ama olayların gelişimi ve başı sonu çok farklı olmuş. Sazaklıoğlu, anlatısına İnişdibi Mezarlığı’ndan Akçapınar’a uzanan yolun 150-200 m.........