Türkiye’nin nadir metaller projeksiyonu

Dünya ekonomisi aynı anda iki büyük dönüşümün içinden geçmektedir: enerji geçişi ve dijitalleşmenin derinleşmesi. Bu nedenle her iki sürecin de bağımlı olduğu nadir metaller etrafında yeni bir jeopolitik rekabet savaşı yaşanmaktadır. Bu dönüşüm, klasik anlamda bir enerji politikası ya da madencilik stratejisi meselesi olmaktan çıkmış; doğrudan teknoloji, sanayi, savunma ve uluslararası güç dengeleriyle ilişkili bütüncül bir alan hâline gelmiştir. Nadir metaller artık yalnızca yer altı zenginliği değil, küresel değer zincirlerinin de kontrol anahtarıdır.

Bu bağlamda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımızın ‘Türkiye Kritik ve Stratejik Madenler Raporu’ oldukça kritik ve önemli bir rapor olup bu küresel tabloyu Türkiye ölçeğinde sayısal ve kurumsal bir çerçeveye oturtmaktadır. Raporda 63 aday maden arasından 37’si için yapılan ayrıntılı kritiklik analizleri, Türkiye’nin lityumdan nadir toprak elementlerine, galyumdan germanyuma kadar geniş bir yelpazede doğrudan etkilenen bir ülke olduğunu göstermektedir. Özellikle lityum, titanyum, bakır, alüminyum, manganez ve demir gibi madenlerin yüksek öneme sahip kritik maden kategorisinde yer alması, enerji geçişi ve savunma sanayi açısından dikkat çekicidir. Buna ek olarak nadir toprak elementlerinin önemli kritik maden sınıfında yer alması, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacağı tedarik risklerinin altını çizmektedir.

Tam da bu noktada asıl kritik mesele şudur: Türkiye bu süreci yalnızca “kritik madenlere sahip bir ülke” olarak mı yönetecektir, yoksa bu kaynakları sanayi, teknoloji ve dış politika ile entegre eden stratejik bir aktöre mi dönüşecektir? Çin örneği bu noktada oldukça öğreticidir. Çin, nadir metallerde yalnızca üretici olmakla yetinmemiş; rafinasyon, işleme, yüksek teknolojili üretim, patent ve Ar-Ge alanlarını eşzamanlı olarak inşa etmiştir. Üretim tesislerini ülkesine çekmiş, ortak girişimler yoluyla teknoloji transferini sistematik hâle getirmiş ve tedarik zincirinin tamamını kontrol eden bir yapı kurmuştur.

Türkiye açısından raporun ortaya koyduğu tablo, güçlü bir başlangıç zemini sunmaktadır. Bor gibi bazı madenlerde küresel pazarda belirleyici bir konumda olunması, savunma sanayinde kullanılan birçok stratejik madenin ülke gündemine alınmış olması ve “Kritik Madenler Strateji Belgesi” hazırlanacağının ilan edilmesi önemli eşiklerdir. Dolayısıyla, asıl mesele madenin yerin altından çıkarılmasının ötesinde yerin üstünde nasıl bir değer rejimi ile değerlendirileceğidir.

Türkiye’nin nadir metaller projeksiyonu bu nedenle üç temel kırılma noktasında şekillenmelidir. Birincisi, maden politikası tek başına Enerji ve Tabii Kaynaklar alanının konusu olmanın ötesinde sanayi, üniversite, savunma ve teknoloji politikalarıyla eşgüdümlü bir çerçeveye kavuşmalıdır. İkincisi, nadir metallerin yalnızca ham madde olarak ihracına dayalı bir model yerine, rafinasyon, ara ürün ve yüksek katma değerli nihai ürün aşamalarını hedefleyen bir sanayi ekosistemi oluşturulmalıdır. Üçüncüsü ise çevresel maliyetler meselesidir. Batı’nın yaptığı gibi maliyetleri........

© SuperHaber