menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

20 yılın asıl kazanımı... Özgüven kaybolunca dil susar

4 0
07.12.2025

Türkiye’de son yirmi yıla bakarken tartışma çoğu zaman yapılan işlerin envanterine sıkışıyor. Yapılan yollar, binalar, fabrikalar, savunma sanayi projeleri, üniversiteler, altyapı yatırımları ve kurumsal dönüşümler üzerinden bir muhasebe yapılır. Oysa bu dönem, yalnızca “neyin yapıldığı” üzerinden değil, belki ondan da daha önemli olarak neyin yeniden mümkün hâle geldiği üzerinden okunmalıdır. Çünkü son yirmi yılın en kritik kazanımı, somut çıktıların ötesinde, yaklaşık iki yüz yıldır aşınan ve yer yer kaybolan özgüvenin yeniden filizlenmesidir.

Bu özgüven kaybının kökleri, yüzeysel bir geri kalmışlık hikâyesinde değil; derin bir medeniyet kırılması ve dil kaybında yatmaktadır. Modernleşme süreci boyunca yaşanan asıl sorun, teknik yeniliklere geç uyum sağlamak değil; kendi tarihsel birikimiyle, değer dünyasıyla ve bilgi üretme kapasitesiyle kurulan ilişkinin zayıflamasıdır. Zamanla bu zayıflık, yalnızca kurumsal yapılarda değil, düşünme biçimlerinde, kelimelerde ve hayal gücünde de kendisini göstermiştir.

Yaklaşık iki yüz yıllık süreçte Türkiye’nin maruz kaldığı temel kırılma, “yapamayız” ön kabulünün yerleşmesi olmuştur. Bu ön kabul, askeri alandan yönetime, bilimden sanata kadar geniş bir alana sirayet etmiş; kendi formlarımıza kuşkuyla bakmayı, dışarıdan gelen form ve kavramları ise doğal ve üstün kabul etmeyi beraberinde getirmiştir. Böylece özgüven kaybı yalnızca psikolojik değil, epistemik ve kültürel bir nitelik kazanmıştır.

Bu noktada Batı medeniyetinin kurduğu güçlü bilgi ve dil hegemonyasının etkisi belirgindir. Akademiden edebiyata, siyasetten şehir tasavvuruna kadar uzanan bu hegemonya, yalnızca bir dış baskı değil; zamanla içselleştirilmiş bir ölçüt hâline gelmiştir. Kendimizi, kendi gözümüzle değil; başkasının bakışıyla değerlendirmeye başlamamız, asıl özgüven kaybını derinleştiren unsurdur. Çünkü kendi hikâyesini başkasının diliyle anlatan toplumlar, bir süre sonra o hikâyenin öznesi olmaktan çıkar.

Bu çerçevede son yirmi yılda yaşanan dönüşüm, yalnızca fiziki veya kurumsal yatırımlar açısından değil; “biz de yapabiliriz” eşiğinin aşılması açısından kritik bir kırılmaya işaret eder. Savunma sanayiinden altyapıya, sağlık sisteminden yükseköğretime uzanan pek çok alanda görülen atılımlar, aslında özgüvenin maddi tezahürleridir. Fakat bu tezahürleri mümkün kılan asıl unsur, zihinsel eşiklerin aşılmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, mesele yapılan işlerin toplamı değil; o işleri mümkün kılan zihinsel dönüşüm ve ortaya çıkan yeni iklimdir.

Ancak burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Özgüvenin yeniden kazanılması, kendiliğinden kalıcı bir kazanım değildir. Eğer bu süreç yalnızca icraat düzeyinde kalır; bilgi üretimi, dil inşası ve kültürel formlar aracılığıyla derinleştirilemezse, yeniden kırılgan hâle gelmesi kaçınılmazdır. Tam da bu nedenle bugün esas tartışmamız gereken mesele, yeniden filizlenen özgüvenin nasıl kalıcı bir medeniyet kapasitesine dönüştürüleceğidir.

Bu noktada üniversiteler ve sivil alan kritik bir rol üstlenmektedir. Üniversiteler, yalnızca meslek kazandıran kurumlar değildir. Üniversiteler, bir toplumun kendisine hangi gözle baktığını, kendisini nasıl tarif........

© SuperHaber