We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Türk Demokrasi Tarihi: Turgut Özal Dönemi Demokratikleşme Politikaları

9 1 2
28.02.2021

Stratejik Ortak Stratejik Ortak - Uluslararası İlişkiler ve Çatışma Bölgeleri

ÖZAL VE DEMOKRATİKLEŞME

Ekonomiye Dayalı Demokratikleşme Modeli

Demokratik bir sistem üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi birikimi, Özal dönemine değin her ne kadar önemli merhaleler kat etmiş olsa da istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Özal, içinde bulunduğu konjonktür itibariyle sivil siyasete ve demokrasiye ket vuran bir askeri darbe yönetimi altında hem ekonomik anlamda hem de sosyal hayatta yeni bir zihniyet yaratma ideali içinde olmuştur. Bireysel özgürlükleri, demokratik değerleri ve serbest piyasa ekonomisini harmanlayarak ortaya koyduğu vizyonla Özal, demokrasi tarihimizde iz bırakmış liderlerden biri olmayı başarmıştır.

Demokrasinin bir toplumda tam anlamıyla var olabilmesinin en önemli koşulu toplumu meydana getiren bireylerin hür iradelerinin hiçbir baskıya maruz kalmadan yansıtılabildiği parlamenter seçim sistemi ve bu iradeyi güvence altına alan anayasal hukuk devleti anlayışıdır. Ülkemizde tarihsel süreç içerisinde yapılan askeri darbelerle sürekli sekteye uğratılmış demokratik özgürlükler, 12 Eylül askeri darbesiyle bir kez daha kısıtlanmış, baskı ortamı oluşturulmuştur.

Özal böyle bir konjonktür içerisinde 1983 yılının Kasım ayında iktidara gelerek demokrasinin yeniden işlerlik kazanabilmesi ve sivil iradenin askeri vesayet karşısında egemen olması için birtakım politikalar uygulamıştır. Fakat bu dönüşümün temeli hep ekonomi odaklı olmuştur. Ona göre demokratik değerlerin gelişimi ancak ekonomik kalkınma ile mümkündür. Neo-liberal politikalar çerçevesinde uygulanan serbest piyasa ekonomisi ülkede tam anlamıyla yerleştikçe demokrasi gelişecek ve müreffeh bir toplum seviyesine ulaşmak mümkün olacaktır. Nitekim Türkiye’nin ekonomik çıkmaza girdiği 70’li yılların ardından ithal-ikameci ekonomi modelinden vazgeçilip, Türkiye’nin dışa açılmasına olanak sağlayan 24 Ocak kararlarını hazırlayan ve askeri darbe yönetiminde de ekonomiden sorumlu bakanlık görevini sürdüren Turgut Özal olmuştur.

Özal ekonomi ile demokrasiyi iç içe geçen kavramlar olarak ele almıştır. Nitekim söylemlerinde de serbest piyasa ekonomisi ile serbest düşünce ortamının arasında nasıl bir bağ olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o fikir pazarında biz en iyisini bulacağız. Bazen birtakım dogma fikirlerle ideolojik bir takım baskılarla maalesef bunların dışında oluyoruz.”[1]

Ekonomik kalkınmayı demokratikleşmenin ön koşulu olarak gören Özal, yine bir konuşmasında bu görüşünü destekler nitelikte şu cümleleri kullanmıştır:

“Önce ekonomi yasaklardan arındırılacak, tam liberal olacak. Bu yolla ekonomi güçlenecek, havadan para kazanma yolları kapanacak. Bütün bunlara paralel olarak da demokrasi gelişecek. Batı’da da demokrasinin temelinde liberal ekonomi yatmıyor mu? Karaborsayla, kuyrukla demokrasi kurulamaz. Demokrasi için ekonominin ayakları üstünde kalması lazım”[2]

Özal’ın ekonomiye dayalı demokratikleşme stratejisinin temelinde Yeni Sağ devlet anlayışını savunuyor olması yatmaktadır. Yeni Sağ devlet anlayışı, ekonomide neo-liberal politikalar çerçevesinde piyasa ekonomisini savunurken, güçlü fakat minimize edilmiş devlet anlayışı ile birlikte sivil ve sosyal hayatta özgür bir ortam yaratılmasını öngörmektedir. Fakat Özal döneminde bu konuda ne ölçüde başarılı olunduğu tartışmaya açıktır. Genel kanaate göre, uyguladığı neo-liberal politikalar ve meşhur 24 Ocak Kararları ile ekonomide sağladığı başarı ve istikrarı, sivil alanda özgürlükler ve demokratikleşme bağlamında sağlayamayan Özal’ın, ne ölçüde başarılı ya da başarısız olduğu hakkında çeşitli görüşler vardır.

Demokrasi adına kabul edilemez olan insan hakları ihlalleri, işkenceler, basına yönelik kısıtlamalar, keyfi tutuklama olaylarının hüküm sürdüğü koşullar altında geçirilen üç yılın ardından 6 Kasım 1983 tarihinde, darbe yönetiminin izin verdiği siyasal partilerin katılımıyla kontrollü bir şekilde yapılan seçimlerde, askeri yönetimin başarılı olmasına pek de ihtimal vermediği Özal’ın Anavatan Partisi D’lük bir oy oranıyla iktidara gelmiştir. Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte yalnızca ulusal değil uluslararası alanda da Türkiye’de demokratikleşme ve normalleşme beklentisi oluşmuştur.

Bu doğrultuda Avrupa Parlamentosu (AP), tam anlamıyla özgür ve demokratik bir seçim ortamının olmaması nedeniyle seçimlerin halkın iradesini tam anlamıyla yansıtmadığını ve meşru olmadığını belirtmiştir. Bununla beraber, Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte Avrupa Parlamentosu, Türkiye hakkında insan hakları ve demokratikleşme konularında bir yıl içerisinde uyarı niteliğinde dört önemli karar almıştır. Bunlardan ilki; Özal iktidarının üçüncü ayında, AP’nin askeri mahkemelerdeki yargılama usulünün demokratik olmadığı ve işkencelerin devam ettiği gerekçesiyle sıkıyönetimin derhal kaldırılması ve insan hakları ihlallerinin önlenmesi talebi olmuştur. Aynı gün alınan ikinci kararda ise; Türkiye’de insan hakları ihlallerinin devam ettiği ve gerekli adımların atılmadığı ve bu konuda duyulan endişe dile getirilmiştir. 1984 yılının Ekim ayına geldiğimizde AP, Türkiye hakkında yine iki önemli karara imza atmıştır. İlk olarak idam cezalarının uygulanması eleştirilmiş ve Kasım seçimlerinden beri uygulanmayan iki idam cezasının gerçekleştirilmesi kınanmıştır. Diğer karar ise; dönemin Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem’in serbest bırakılması yönünde olmuştur.[3]

Özal, Avrupa Topluluğu’nun siyasal ve ekonomik gücünün bilincinde olarak iktidarının ilk dönemlerinde muhafazakâr kimliğinden ötürü ulusal ve uluslararası düzeyde duyulan endişelerin aksine yönünü Batı’ya doğru çevirmiş, Avrupa ile olan ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla AT’ye başvuru sürecini başlatmıştır.

AT’ye başvuru sürecinde yalnızca demokratik değerlerin gelişimi değil, ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için de AT’nin önemine vurgu yapan Özal’a göre ekonomik gelişim olmadan demokratikleşme de olamaz. AT’ye üye olan ülkelerin ekonomik ve demokratik yönden gelişmiş, modern, altyapı sorunlarını çözmüş, her anlamda dışa açılan dinamik ülkeler olduğunu vurgulayan Özal, Türkiye’nin altyapı, yollar ve haberleşme konularında yatırımlara ihtiyacı olduğunu, Türkiye’nin AT’ye üye ülkeler için iyi bir iş sahası ve Ortadoğu ülkeleriyle köprü vazifesi görebilecek bir pozisyonda olduğunu ifade etmiştir.[4] Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye, 1987 yılında Avrupa Topluluğu’na resmi olarak üyelik başvurusunu gerçekleştirmiştir.

Özal dönemini incelediğimizde demokratikleşmenin dört ana unsur etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Bunlar; ekonomik alanda liberalleşme süreci, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve güçlendirilmesi, militarizmin geriletilerek siyasette sivil iradenin hâkim kılınmasına çalışılması ve kamu yönetimi alanında yapılan reformlarla yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.[5]

Ekonomide ithal-ikamecilikten vazgeçilerek dışa açılması, Türk lirasını koruma kanunun kaldırılması, döviz serbestisi, Türk lirasının Konvertibl hale getirilmesi, özelleştirmeler gibi reform niteliğinde önemli atılımlar yapan Özal, ekonominin liberalleşmesi konusunda başarılı bir grafik çizmiş olsa da yüksek enflasyon gibi problemlere net bir çözüm getirememiştir.

Ertüzün; bu noktada Özal’ı sert bir dille eleştirerek, tüm olumlu gelişmelere rağmen enflasyonla mücadelede başarılı olamamasının nedeninin, Özal’ın uyguladığı sıkı para politikası ile talebi azaltmaya çalışması ve bu şekilde piyasada yapılan zamların önleneceğini zannetmesidir. Oysa ki ülkede nüfusun büyük bir kısmı asgari ücretle çalışmaktadır ve üretim yetersizliğine rağmen talebin düşürülmesini beklemek hem Türkiye’yi tanımamak hem de milletin refahını düşünmemek demektir.[6]

Yine Özal’ın ekonomi politikasını eleştirenlerden biri olan gazeteci Necati Doğru; Özal’ın her ne kadar ekonomiye belli bir ölçü ve serbestlik getirse de tekelci anlayışın devam ettiğini, piyasa fiyatlarının özel sektörün tekelleri ve KİT’ler arasında gizli anlaşmalarla belirlendiğini ve aslında serbest rekabetin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Özal’ın sübvansiyonsuz devleti savunmasına rağmen, batan bazı şirketleri kimi zaman devlet eliyle kurtardığını da eklemiştir.[7]

Özsoy ve Kalaycı; Özal’ın serbestleşme politikasının refah düzeyini arttırmasına rağmen refahın adaletli bir biçimde dağıtılamadığını ifade ederek; ihracat, turizm gibi kalemlerin artış göstermesine rağmen hayali ihracat olaylarının ortaya çıktığını, bununla birlikte “işini bilen” memurların türediğini ve lüks yaşam sürdürdüklerini vurgulamışlardır.[8]

İlk olarak 24 Ocak Kararları ve sonrasında ekonomi alanında yapılan reformlarla piyasa ekonomisinin hayata geçirilmesini sağlayarak serbestleşmenin önünü açan Özal, devamındaki süreçte toplumun devlete olan bakış açısının demokratikleşme önünde engel teşkil ettiğini ve bu bakış açısının özgürlükçü bir toplum yaratılmak isteniyorsa değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir.

Yayla’ya göre Özal, en başından beri devlet geleneğimizdeki “efendi devlet” ya da “hizmet edilen devlet” anlayışına karşı çıkmıştır. Bireyin devlet için değil, devletin birey için olduğu anlayışını yerleştirmeye çalışarak, halkçı ve muhafazakâr kimliğiyle de halkın arasına katılmaktan geri durmamış ve halkın istek ve taleplerinin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamıştır. Bu noktada statükocu kesim tarafından “devleti ayağa düşürmekle” de suçlanan Özal, devletle millet arasındaki ilişkiyi çağdaş demokrasilerdeki düzeye çekmeye çalışmıştır.[9]

Anavatan Partisi’nin 1983 yılında yayınlanan Seçim Beyannamesi’nde bu anlayışı destekler nitelikte şu ifadeler yer almaktadır:
“Devlet, millet için vardır. Devletin millet ile bütünleşmesi esastır.”[10]

Devletin bir “baba” olmadığını fakat toplumda süregelen anlayışın bu olduğunu ifade eden Özal, öte yandan statükocu zihniyetin devlete sirayet ettiğini, Fransa’dan alınan devlet sistemiyle, mülkiyeli ve üst düzey birikimli insanların müfettiş, orta halli insanların ise icra pozisyonlarında görev alması nedeniyle herkesin sorumluluk almaktan kaçınan bir tavır içerisinde olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Özal;
“Biz Anavatan olarak ilk dönemde, hem iş yapan memura, hem de vatandaşa cesaret vermeye çalıştık. Onları çalışmaya, iş bitirici olmaya, kendilerine güvenmeye teşvik ettik.” [11] sözleriyle bu anlayışı kırmaya çalıştıklarını ifade etmiştir.

Bu konuya Seçim Beyannamesinde de değinilmiştir;
“Devlet müesseselerinin kuruluşunda ve işleyişinde temel prensip; işlemlerin müessir, süratli ve verimli bir şekilde yürütülmesidir. Bunun için sistem açık, basit ve kolayca anlaşılır olmalıdır. Devlet kuruluşlarının hakiki ve hükmi şahıslarla ilişkilerinde itimat esastır, şüphe istisnaidir.”[12]

Devletin araçsallaştırılarak statükonun kırılması ve devletin hantallaşan kurumlarının daha etkin bir şekilde çalışabilmesi adına Özal’ın iktidarı dönemi boyunca birtakım idari reformlar yapılmış ve Özal, iş bitirici olarak nitelediği insan tipinin devlet kurumlarında da var olmasını arzulamıştır. Bakanlıkların sayısının azaltılması, bürokrasinin azaltılarak hantal yapının giderilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, güvendiği genç teknokratları tepeden inmeci bir yaklaşımla devletin önemli kurumlarının başına getirmesi bu uygulamalarına örnek olarak verilebilir.

Özal’ın demokratikleşme uygulamalarının ekonomik ve idari kısmını kısaca ele aldıktan sonra asıl değinilmesi gereken husus, bireysel özgürlükler bağlamında demokratikleşmenin ne ölçüde sağlandığıdır. Bu noktada Özal’ın üstünde durduğu üç özgürlük anlayışına değinmekte yarar vardır.

ÖZAL’IN 3 ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI

Demokrasiler bireysel özgürlüklerin belli yasalar çerçevesinde güvence altına alındığı yönetim biçimidir. Özal’ın değişim ve dönüşüm vizyonundaki esas öğe, piyasa ekonomisinin dayalı liberal ekonomik büyüme stratejisi olsa da, bir diğer önem atfettiği husus toplumsal demokratikleşmenin önünün açılmasıdır.

Demokratikleşme kavramını kısaca açıklamak gerekirse; bir toplumdaki bireysel özgürlükler alanının gerek ekonomik gerekse de sivil ve sosyal haklar bağlamında genişletilmesi ve devlet tarafından yasal güvence altına alınmasıdır. İşte tam bu noktada, Özal’ın demokratikleşme stratejisinde her daim vurguladığı üç önemli özgürlükten söz etmek mümkündür. Zira Özal’a göre, bunlar olmazsa demokrasi de tam anlamıyla bir toplumda var olamaz. Bunlar; düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğüdür. Özal ekonomik etkenler kadar bu üç özgürlüğe de demokrasinin gelişimi adına her zaman ayrı bir önem affetmiştir.

Nitekim Özal, “Düşünceyi ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyetini demokrasinin ve gelişmenin esası olarak tanımlıyorum. Unutulmamalıdır ki Türk toplumunun ana direği ailedir. Türk ailesinin orta direği ise kadındır, anadır.“ [13]

ifadeleriyle hem bu üç özgürlüğe vurgu yapmış hem de Yeni Sağ anlayışın gereği olarak toplumdaki aile kurumunun önemine de dikkat çekmiştir.

Düşünce ve İfade Özgürlüğü

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi anti-demokratik uygulamalarla, askeri müdahalelerle iç içe bir demokrasi serüveni yaşayan Türkiye, Özal dönemine gelindiğinde de 80 öncesi kaos ve çatışma ortamı son bulmuş olsa da, bu sefer 12 Eylül askeri darbe yönetimi tarafından demokratik özgürlüklerin kısıtlandığı, baskı ve şiddetin hüküm sürdüğü, anti-demokratik uygulamaların, işkencelerin ve insan hakları ihlallerinin yapıldığı bir ülke konumundaydı. Özal’ın 24 Ocak kararlarının uygulanışı ve devamındaki ekonomik reform uygulamalarında her ne kadar askeri yönetimin varlığı lehine bir durum oluşturmuş olsa da, aynı şey demokratik sivil hak ve özgürlüklere yönelik politikaların uygulanmasında söz konusu olmamıştır. Askeri yönetimin sivil irade ve toplumsal özgürlükler için engel teşkil ettiğini düşünen Özal;

24 Haziran 1987 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda asker-siyaset ilişkisi konusunda şunları söylemiştir: “Türkiye’de demokrasiyi istiyorsak askerleri yerli yerine koymamız lazım. Demokrasi sivil bir idare tarzıdır ve siviller askerleri de yönetirler.” [14]

Özal’ın asker-sivil ilişkileri bağlamında demokrasiden yana tavır aldığı en önemli olay, hiç şüphesiz dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’un kendi iradesiyle erkenden emekli olup yerine aynı zihniyette Necdet Öztorun’u getirtmek istemesidir. Bu duruma şiddetle karşı çıkan Özal, Necip Torumtay’ın Genelkurmay Başkanı olmasını sağlamış ve bu durum Özal’ın demokrasi........

© Stratejik Ortak


Get it on Google Play