We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Aynalı çarşı

1042 872 999
25.09.2021

1915 yılıydı.

Avustralya'nın New South Wales eyaletindeki Broken Hill kasabasından geçen trene ateş açıldı, beş kişi hayatını
kaybetti.

Güzergahtaki kayalıklarda derhal askeri operasyon yapıldı, masum sivillere ateş açan iki saldırgan öldürüldü.

Ertesi günkü Avustralya gazetelerinde fotokopi gibi tıpatıp aynı cümleler vardı, “Türkler Avustralya'ya saldırdı, Türkler katliam yaptı” manşetleri atmışlardı!

Çünkü, saldırganların çantasından Türk bayrağı çıkmıştı.

Ayrıca, birinin cebinde mektup vardı, o mektupta her şeyi itiraf ediyordu, “padişahın emriyle Avustralya'ya savaş açtıkları” yazıyordu.

Ahali galeyana geldi.

İntikam alınacak Türk bulamadıkları için, Osmanlı'nın müttefiki olan Alman göçmenlerin yaşadığı kasabaları bastılar, evleri ateşe verdiler.

Ve, topluca askere yazıldılar!

Tesadüfe bakın ki, sadece bir ay önce Britanya imparatorluğu Osmanlı'ya savaş ilan etmişti. Ama… Avustralya'da zorunlu askerlik olmadığı için yeterince gönüllü bulamamıştı.

Tam bu atmosferde iki Türk saldırgan şırrak diye trene ateş açıp, masum sivilleri katledince, gönüllülük kavramı “vatan borcu”na dönüşmüştü.

Avustralyalı gençlerle birlikte “kuzen”leri Yeni Zelandalı gençler, gemilere doluştu, Türklere hesap sormak için Çanakkale'ye geldi.

Halbuki…

O saldırganlar Türk filan değildi.

Yıllar sonra bu mevzuyu kurcalayan Broken Hill tarih kurumu üyesi Gordon Densie ortaya çıkardı. (Anadolu Ajansı haber yaptı.)

Saldırganlar, göçmen Afgan'dı.

Biri imamdı, biri deveciydi.

İmam olanı çaktırmadan kasaplık yapıyordu, Kasaplar Birliği'ne üye olmadan kaçak kesim yaptığı için, hakkında dava açılmıştı, bu davaya kin güdüyordu.

“Padişahın saldırı emri”ni itiraf eden mektup da palavraydı.

İmamın belindeki kuşağından çıkan mektupta, aslında “belediye denetçisi beni suçladı, yalvardım yakardım, dinlemedi, kimseye düşmanlığımız yok, sadece denetçiye kinim var, onu öldürmek istedim” yazıyordu!

Deveci desen, madenlerde yük taşıyordu, en iyi müşterisi Almanlardı, Birinci Dünya Savaşı'nın çanları çalmaya başlayınca, madenler kapanmış, deveci işini kaybetmiş, üç beş kuruş kazanmak için seyyar dondurmacılığa başlamıştı, işşiz kalmasına sebep olanlara kin güdüyordu, imam arkadaşının aklına uymuş, saldırı planına dahil olarak, bedel ödetmeye kalkmıştı.

Bu somut gerçeklere rağmen, Avustralya halkına yalan söylendi.

“Türkler saldırdı” etiketi yapıştırıldı.

Çatışma bölgesine Türk Bayrağı monte edildi.

İki yıl geçti geçmedi, “yangın çıktı” dediler, tren saldırısına dair tüm belgeler, askeri yazışmalar, hastane kayıtları kül oldu!

Saldırganlar son model askeri tüfekler kullanmıştı. Açlıktan nefesi kokan imamla deveci, polisin elinde bile bulunmayan o pahalı askeri tüfekleri nasıl satın almıştı? Kimden almıştı? Mermileri bittiği halde, neden canlı olarak değil de, ölü ele geçirildiler? Muamma olarak kaldı.

Hatta, ateş edenlerin aslında başkaları olduğu, bu iki salağın önceden öldürülüp, oraya yerleştirildiği bile iddia edildi.

Neticede…

Avustralyalı ve Yeni Zelandalı gençler intikam hırsıyla dolduruldu, Türk nefretiyle Çanakkale'ye sürüldü.

Çanakkale Boğazı'nı geçebilmek için kıyılarımızı dövmeye başladılar.

Nusret mayın gemimiz ve Seyit Onbaşı gibi kahramanlarımız izin vermiyordu, patır patır batırıyorlardı.

Gemileriyle üstten geçemeyince, alttan geçmeyi denediler.

İkmal yollarımızı kesmek........

© Sözcü


Get it on Google Play