Toplumun İyiliği Adına

Avrupa başta olmak üzere bugün gelişmiş kabul edilen birçok ülke, siyasal ve hukuksal meşruiyetini hümanist ilkelere dayandırır. İnsan onuru anayasal güvence altındadır. Temel hak ve özgürlükler dokunulmaz kabul edilir.

Ancak bu güçlü söylem, uygulamada güç ve çıkar dengeleri devreye girdiğinde, savunulan ilkelerle gerçek siyaset arasındaki mesafe her zaman beklenileni ortaya koymamıştır.

Hümanizm insanı merkeze koyar. İnsan onurunu, haklarını ve eşitliğini temel kabul eder. Modern hukukun ve insan hakları sisteminin zemini budur. Ancak hümanizm kutsal, sorgulanamaz bir düşünce sistemi değildir.

İlk olarak hümanizm aşırı insan merkezcilik. Doğayı, hayvanları, ekosistemi insan yararı üzerinden değerlendirir. İnsan, diğer canlılardan daha değerli ve daha önceliklidir. Doğa ise insanın ihtiyaçlarını karşılamak için vardır.

Bu düşünceyle doğa bir varlık olmaktan çıkar, araç hâline gelir. Orman yaşayan bir ekosistem değil, kereste kaynağı olur. Nehir canlı bir sistem değil, enerji üretim hattı olur. Hayvan yaşam hakkı olan bir varlık değil, üretim birimi olur. İnsan merkezdeyse, diğer her şey insan yararına göre anlam kazanır. Yarar varsa kullanılır. Engel oluyorsa dönüştürülür. Direniyorsa yok edilir.

Klasik hümanizm, insanın akıl yoluyla ilerleyeceği ve rasyonel kararlar alacağı varsayımına dayanır. Oysa 20’nci yüzyıl savaşları, soykırımlar ve totaliter rejimler bu iyimserliği çökertmiştir. Çünkü........

© Sözcü