Parayı yazdı, kendini sildi

Bir akşam... 2008 sonbaharı... Dünya finans sistemi çökerken, kimsenin tanımadığı biri internete bir metin bırakır. Sadece 9 sayfa.

Adı: Satoshi Nakamoto.

Kim olduğu bilinmiyor. Ama yazdığı metin, paranın tanımını değiştirecek kadar güçlü.

O metnin adı “eşten eşe elektronik nakit sistemi.”

Ve aslında bu cümle, bugün trilyon dolarlık bir tartışmanın özeti. Bu, merkezi bir otorite olmadan, server olmadan, iki kişi arasında bilgi transferi demek.

Çünkü Bitcoin dediğimiz şey, basitçe bir para değil. Devletin, bankanın, merkezin olmadığı bir güven sistemi.

Bugün “para” dediğimiz şeyin arkasında bir otorite vardır. Merkez bankası. Ama Bitcoin’de yok.

Onun yerine herkes var.

Sistem şöyle çalışır.

Dünyanın dört bir yanındaki bilgisayarlar, yapılan her işlemi doğrular ve kaydeder. Bu kayıtlar zincir halinde tutulur. İşte buna “blockchain” denir. Yani bloklardan oluşan, kırılması neredeyse imkânsız bir dijital defter, Blockchain.

Bu defter herkese açıktır ama kimseye ait değildir.

İşte devrim burada başlar.

Bitcoin’in doğduğu tarih de tesadüf değildir. 2008 krizinin hemen ortası.

Bankalar batıyor. Devletler milyarlarca dolarlık kurtarma paketleri açıklıyor. İnsanlar şunu sorgulamaya başlıyor... “Bu sistem gerçekten adil mi?”

Satoshi’nin cevabı: Hayır.

Ve bu yüzden Bitcoin, sadece teknik bir icat değil... Bir ideolojidir. Devlete karşı değil belki ama devlete bağımlı olmayan bir sistem.

Peki bu sistem neden bu kadar tercih edildi?

Çünkü üç şey vaat etti...

Bir: Sansürsüzlük. Kimse işleminizi durduramaz.

İki: Sınırsızlık. Para, sınır tanımaz.

Üç: Kıtlık. Toplam Bitcoin sayısı sınırlıdır, 21 milyon. Bu yüzden altın gibi görülür.

Bugün bu yüzden yatırımcılar için sadece bir para değil... Bir “değer saklama aracıdır.”

Ama asıl hikâye bu değil. Asıl hikâye, bu sistemi kuran kişinin ortadan kaybolması...

2010’un sonu... Satoshi Nakamoto bir gün yazmayı bırakıyor.

2011’de tamamen yok oluyor.

Ne bir röportaj... Ne bir fotoğraf... Ne de kimliğini........

© Sözcü