Bakmak ile Görmek Arasındaki İnce Çizgi

Fotoğraf makinesini eline aldığında aslında sadece bir cihaz tutmazsın. Bir mesafe tutarsın. Kendinle dünya arasında kurduğun o görünmez mesafeyi… Çoğu insan bakar. Hızlı bakar. Tüketir gibi bakar. Bir sokağa girer, tabelayı görür, insanları fark eder, ışığın yönünü sezmeden yürür geçer. Görmek ise başka bir şeydir. Görmek, durmayı gerektirir. Hatta bazen geri adım atmayı. Bazen de yaklaşmayı. Atölyelerde sıkça şunu söylüyorum: Diyafram alan derinliğini kontrol eder, enstantane zamanı belirler, ISO ışıkla ilişkinin dozunu ayarlar. Bunlar fotoğrafın matematiğidir. Ama matematik, merhameti öğretmez. Kadraj doğru olabilir; peki bakış doğru mu? Bir çocuğu fotoğraflarken ona yukarıdan mı bakıyorsun, göz hizasına mı iniyorsun? Bir yaşlıyı çekerken kırışıklıkları “etki” olarak mı görüyorsun, yoksa bir ömrün izi olarak mı? İşte fotoğraf tam burada başlar. Teknik bilgi ile vicdan arasındaki o ince çizgide. Sosyal medyada her gün binlerce kusursuz kare görüyoruz. Netlik yerinde. Renkler dengeli. Kompozisyon kurallara uygun. Ama çoğu fotoğrafın içinden bir şey eksik. Sanki kalbi atmamış gibi. Çünkü fotoğraf sadece görmek değildir; hissetmektir. Ve hissetmediğin bir şeyi aktarman mümkün değildir. Fotoğraf çekerken kendine şu soruyu sorman gerekir: Ben bu........

© Sonsöz