Var Bir Çaresi! (Kimliksiz Sokaklar)
İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, özünde bir "sınırları aşma" hikayesidir. Doğanın getirdiği fiziki engellerden toplumların inşa ettiği görünmez duvarlara kadar, insan varoluşu her dönemde belli kalıpların içine sıkıştırılmak istenmiştir. Bize sunulanla, önümüze konanla yetinmemizi söyleyen o statükocu ses, tarihin her kırılma noktasında sesini yükseltir. Muktedirler, sistemler ve asırların getirdiği köhne alışkanlıklar hep aynı çizgiyi çeker önümüze: "Sana verilen budur, bununla yetin."
Ancak düşünme yetisini kiraya vermemiş insanın içindeki o kadim, o boyun eğmez itiraz tam da bu noktada devreye girer:
Neden bize verilenle yetinelim?
İnsanca yaşamak, yalnızca biyolojik bir varlığı sürdürmekten, sadece nefes alıp vermekten ya da dayatılan asgari standartlara boyun eğmekten ibaret değildir. İnsanca yaşamak; onurlu, özgür, adil ve potansiyelini sonuna kadar gerçekleştirebildiğin bir hayatın öznesi olabilmektir. Tam da bu yüzden, o hayatın sınırlarını ne bir kurum ne bir otorite ne de geçmişin doğmaları çizebilir. İnsanın yaşam hakkına ve onun niteliğine sınır çizmeye kalkışmak, onun varoluşsal özünü inkâr etmek demektir.
Toplumlar ve egemen sistemler, kendi konfor alanlarını korumak, kitleleri daha rahat yönetebilmek adına bireyin önüne her zaman kalın ve aşılmaz görünen çizgiler çeker. "Kaderin bu," "Sistem böyle işliyor", "Düzeni sen mi değiştireceksin?" ya da "Eldekiyle yetinmeyi bilmek gerek" gibi teslimiyetçi ön kabuller, insanın sorgulama yeteneğini ve daha iyisini arama arzusunu törpülemeyi amaçlar. Oysa insanı diğer tüm canlılardan ayıran yegâne özellik, verili olan dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, onu anlama, eleştirme ve nihayetinde dönüştürme iradesine sahip olmasıdır.
Eğer insanlık tarihi boyunca sadece kendisine verilenle yetinseydi;
Ne karanlığı aydınlatan, cehaleti yıkan o ilk toplumsal meşaleler yakılırdı,
Ne adaletsizliğin hüküm sürdüğü çağlarda hukukun ve eşitliğin üstünlüğü........
