We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

28 Şubat Gerçeği

3 0 0
18.02.2019

Hiç kuşkusuz bazı çevreler yine 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısını ve kararlarını gündeme getirerek, dillerine sakız ettikleri “darbe” iddialarıyla başta lâiklik ilkesi olmak üzere Cumhuriyetin temel değerlerini tartışacaklar.

28 Şubat davasında yargılanarak beraat eden emekli Albay Alican Türk ile uzun bir söyleşi yaptık, dava dosyalarını inceledik ve 9 önemli iddianın yanıtını sizler için tek tek araştırdık.

Hele ki şimdi özellikle yaklaşan yerel seçimler de bahane edilerek 28 Şubat’ın bir propaganda malzemesi haline getirileceğini ve “bacılarımızın başörtüsü” (!) üzerinden oy devşirme çabalarının hızlanacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok!

Onların asılsız iddiaları ne yazık ki bugüne kadar genellikle suskunlukla geçiştirildi veya “ürkek yanıtlar” olarak kaldı; etraflı yanıtların ise üzeri örtüldü, bir tür sansür uygulanarak topluma ulaştırılmadı. Böylece 28 Şubat’tan nemalanan “yandaş” gruplar tek yanlı, asılsız ama etkili iddialarıyla toplumu istedikleri biçimde yönlendirip şekillendirmede hiç güçlük çekmediler. İşin kötüsü, propagandalardan etkilenenler arasında “aydın” geçinen demokratlar, sosyal demokratlar, sosyalistler vs. de var.

Şimdi 28 Şubat’ın yıl dönümü yaklaşırken bu yazımızda “dinci – İslâmcı” çevrelerin 28 Şubat sürecine ilişkin bazı iddialarını ele alıp yanıtlayacağız. Yalnız “dinci – İslâmcı” deyince de hemen altını çizeyim ki, bu kavramla asla “dindar – mütedeyyin kesimleri” kastetmiyoruz; “dinci – İslâmcı” kavramıyla yüce dinimizi sosyal, siyasal, ekonomik vs. her anlamda sömürerek bir çıkar aracı haline getirenleri, onu inanç ekseninden çıkarıp bir ideoloji haline getirenleri, sonra da siyaseten oy devşirmeye kalkanları kastediyoruz.

Yine söyleşimize başlarken vurgulamalıyım ki söyleyeceklerim işkembe-i kübradan atarak, sırf kafa karışıklığı yaratmak amacıyla söylenmiş laflar olmayacaktır. Aksine, TSK üzerinde oynanan bütün FETÖ tezgâhları gibi tam bir FETÖ kumpası olan 28 Şubat davasında hiçbir ilgim olmamasına rağmen ilk dalgada gözaltına alınan; en azılı teröristler ve caniler için yapılan Sincan F Tipi Cezaevinde 14 ay kalan; 02 Eylül 2013’te başlayıp 13 Nisan 2018’e kadar tam 5,5 yıl süren 106 duruşmanın 105’ine katılan; duruşmalar boyunca mahkemeye gelip ifade veren REFAHYOL döneminin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu ÇİLLER, İçişleri Bakanı Meral AKŞENER, Milli Savunma Bakanı Turhan TAYAN, Adalet Bakanı Şevket KAZAN, DYP’li bakanlar Köksal TOPTAN ve Hasan EKİNCİ, bir sonraki hükümetin Başbakanı Mesut YILMAZ vb. pek çok üst düzey siyasinin mahkemedeki ifadelerinin de yakın tanığı olan, dolayısıyla mahkemede neler olup bittiğini çok yakından bilen bir “sanık” olarak iddiaları yanıtlayacağım.

Dolayısıyla 28 Şubat kumpas davasının tek bir duruşmasına bile gelmeyip, buna karşılık bütün işi kamuoyunu maniple etmek olan gazetecilerden, medya mensuplarından farklı bilgiler vereceğim.

Bu bağlamda, gelin şimdi “yandaş” bazı kesimlerin 28 Şubat konusundaki iddialarını inceleyelim ve o iddiaların ne kadarı gerçek ne kadarı gerçekdışı, bir bakalım.

İDDİA – 1. 28 ŞUBAT MGK TOPLANTISINDA ASKERLERİN SİVİLLERE BASKI YAPTIĞI ve MEŞHUR 28 ŞUBAT KARARLARININ ERBAKAN’A ZORLA İMZALATILDIĞI…

İşte temcit pilavı gibi ısıtılarak vatandaşın önüne konan, fakat baştan aşağı gerçek dışı, tepeden tırnağa hayal ürünü bir iddia…

Yukarıda da değindiğim gibi, 106 duruşma sırasında pek çok siyasetçi mahkemeye gelip mağdur ya da tanık olarak ifade verdi. Bunlar arasında üç kişi 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan MGK Genel Kuruluna bizzat katılan Başbakan yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Meral Akşener, MSB Turhan Tayan’dı. O toplantıda askerlerin sivil zevata baskı yapıp yapmadığı hususunu belki de en çok mahkeme heyeti merak ediyordu tabii… Nitekim bu kişilere ilk sorulan sorulardan biri “MGK’da kararlar alınırken askerlerin size bir baskısı, zorlaması, tehdidi vb. oldu mu?” sorusuydu. Şimdi DİKKAT! Hepsinin verdiği ortak yanıt “Hayır olmadı, bir nezaketsizlik de yaşanmadı” şeklindeydi. Hatta Çiller bu soruya “Kimin haddine?” diye sert bir yanıt da verdi. O toplantıya katılan ve sanıklar arasında bulunan dönemin MGK Genel Sekreteri (E) Org. İlhan KILIÇ, “Orası devletin en yüksek kurumudur. Toplantının başkanlığını cumhurbaşkanı yapar. Orada değil baskı yapmak, en küçük bir nezaketsizlik bile olmaz. Katılanlar arasında tartışma bile olmaz. Çünkü konuşmak isteyenlere Sayın Cumhurbaşkanı söz verir ve sözü alan kişi de cümlelerine “Sayın Cumhurbaşkanım!” hitabıyla başlar. Yani birbirine laf atılmaz.” diye anlattı.

Neticede o meşhur MGK toplantısında askerlerin Hükûmet üyelerine hiçbir baskısı, zorlaması, nezaketsizliğinin olmadığı mahkemede çok net biçimde ortaya çıktı.

Elbette MGK’da alınan kararlar yasa gereği Hükûmete tavsiye edilecektir. Öyle de olmuştur. Alınan 4 maddelik “406 Sayılı Karar” ve ekindeki 18 maddelik REJİM ALEYHTARI İRTİCAİ FAALİYETLERE KARŞI ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER başlıklı önlemler paketi 13 Mart 1997’de Başbakan Erbakan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu‘nda görüşülmüştür. O görüşme tutanakları da MGK’da askerlerin bir baskısı olup olmadığının anlaşılması bakımından çok önemliydi. Biz sanıklar Bakanlar Kurulu tutanaklarını talep ettik; ancak tutanaklar “GİZLİ” olduğu gerekçesiyle mahkemeye gönderilmedi. Bunun üzerine mahkeme heyetinden bir naip hâkim Meclis’e gidip 28 Şubat MGK Kararlarıyla ilgili Bakanlar Kurulu tutanaklarını yerinde inceledi ve 4 sayfalık bir rapor hazırladı. Rapor mahkemeye sunuldu. İncelenen tutanaklarda, MGK Kararları alınırken en küçük bir baskı, tehdit, zorlama gibi durum yaşanmadığı çok net olarak görüldü. Dahası, kararlara da hiçbir itiraz olmadığı; tam tersine, Başbakan Erbakan ve Yardımcısı Tansu Çiller’in Bakanlar Kurulu’nda kararları aynen savundukları da anlaşıldı. Toplantıda bizzat Erbakan “Hükümet irticayı önlemek için kesinlikle kararlı ve inançlıdır, Milli Güvenlik Kurulu‘nda da bu konu görüşülürken bir ve beraberlik içinde bulunduğu müşahede edilmiştir” demektedir.

Nitekim Bakanlar Kurulu’nun ertesi günü (14 Mart 1997) Başbakan Erbakan bütün bakanlıklara bir “Hükûmet (Başbakanlık) Direktifi” göndererek 28 Şubat kararlarının titizlikle dikkate alınıp uygulanmasını, bir aksaklık çıkması halinde Başbakanlığa bilgi verilmesini emretmiştir.

Dolayısıyla “Efendim, MGK Toplantısında Erbakan o kararlara çok direndi, itiraz etti, karşı çıktı, ama askerlerin darbe tehdidi karşısında sırf demokrasi zarar görmesin diye o kararları imzaladı” şeklindeki söylemlerin belli çevrelerce uydurulan bir “şehir efsanesi” olduğu hiçbir kuşkuya yer olmayacak biçimde mahkemede ortaya çıkmıştır.

Nitekim 28 Şubat davası gerekçeli kararında da MGK’da hükûmet üyelerine bir baskı yapıldığına ilişkin hiçbir ifade, hiçbir suçlama yoktur, konamamıştır. (Devam edecek)

ASKERLER BAŞBAKANI

İSTİFAYA MI ZORLADI?

28 Şubat davasında yargılanarak beraat eden emekli Albay Alican Türk ile uzun bir söyleşi yaptık, dava dosyalarını inceledik ve 9 önemli iddianın yanıtını sizler için tek tek araştırdık.

İDDİA – 2. ERBAKAN’IN ASKERLERİN ZORLAMASIYLA İSTİFA ETTİĞİ…

Birinci Bölümde Hükûmetin tek bir itiraz bile olmadan 28 Şubat MGK kararlarını benimsediğini ve kararların uygulanması için Hükûmet Direktifi yayınlandığından söz etmiştik. Şimdi soruyorum: Eğer Erbakan isteksiz ise Bakanlar Kurulu toplantısında buna niye karşı çıkmadı? Bakanlar Kurulu toplantısında da askerler mi vardı? Niye o toplantıda Erbakan’ın (ya da hiç olmazsa RP’li bakanlardan birinin) “bu kararlar bizim siyasî anlayışımızı aşar, kabul etmiyoruz” kabilinden tek bir sözü ya da itirazı yok? Ama iddiaların tam aksine “MGK’da bütün konularda tam bir görüş birliği içinde olduğumuzu gördük; hükûmetiyle, askeriyle devletin zirvesi birlik ve beraberlik içindedir. Bildiride de her şey çok mükemmel bir şekilde ortaya konmuştur.” diye yaptığı açıklaması var.

Mamafih varsayalım ki Erbakan kararları uygulatmakta isteksizdi… Ama o kararların arkasında aynı zamanda hükümet ortağı Çiller vardı ve kararların aynen uygulanmasını istiyordu. Dolayısıyla sorun askerlerle hükûmetin değil, iki siyasi parti arasındaki sorundu(r).

Öte yandan yine varsayalım ki siyasi iktidar ile askerî bürokrasi arasında bir sürtüşme olsun… Yani komutanlar Erbakan’ın yaklaşımlarını beğenmiyor ya da onaylamıyor olsun… (Bu elbette ki istifa nedeni sayılamaz.) Ancak iyi de, Erbakan’ın istifasında askerlerin rolünü ya da askerlerle hükûmet arasında gerginlik durumunu gösteren tek bir söz var mı? Merhum Erbakan’ın “Ben 28 Şubat kararlarını uygulamak istemiyordum, ama askerlerin baskısıyla istifa etmek durumunda kaldım” anlamına gelecek tek bir sözü ya da – sözünden vaz geçtim – en küçük bir iması dahi gösterilebilir mi? Ne diyor istifa mektubunda:

“Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasındaki koalisyon protokolüne uygun olarak, bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisine geçebilmesi için, yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevimden istifa ediyorum” diyor…

Üstelik bu istifa mektubunu 3 gün sonra Çiller ve merhum BBP genel başkanı Muhsin YAZICIOĞLU ile birlikte TBMM’de yaptıkları basın toplantısında onlarca medya mensubunun önünde okuyor ve şunu ekliyor:

“Sayın Demirel kendisinden beklemediğimiz yanlış mütalâalar, mülâhazalar serdetmiştir. Bunların başında, efendim ülkede bir gerginlik varmış da hükûmet bunun için istifa etmişmiş... Hayır! İşte bizim istifa mektubumuz apaçık ortada… Başarılı bir hükûmet, sadece ahde vefa örneği gösteriyor, protokolünün gereği olarak en güzel bir ahlâk örneği gösteriyor. Bu, siyasi tarihimize böyle geçecek! Bütün milletimizin kalbini fetheden bir güzel olaydır. Bundan 70 milyon hepimiz iftihar etmeliyiz ve ediyoruz 70 milyon olarak… ‘Ne güzel yöneticilerimiz var, ne kadar güvenilir insanlar, bir yıl önce verdikleri sözü nasıl günü geldiği zaman tutuyorlar…’ Bunun en güzel örneği verilmiştir.”

Hani, nerede burada askerler? Nerede zorlama? “Yahu iki ortak arasında bizim bir protokolümüz vardı, o nedenle istifa ediyoruz, ahde vefa gereği bunu yapıyoruz” diyor.

Araya bir parantez daha açalım: Merhum Erbakan ne o günlerde ne de vefat etiği 2011 yılına kadar geçen 14 yıl boyunca hiçbir yerde askerleri suçlamamış, askerlerin baskısı ile istifa ettiğini söylememiştir.

Her şey apaçık ortadayken birileri hâlâ askerler darbe yaptı, Erbakan’ı istifa ettirdi diye yazmaktan vaz geçmiyor. Çünkü en büyük gıdaları “mağduriyet edebiyatı” da ondan…

Tabii burada merhum Cumhurbaşkanı Demirel’in bu konudaki açıklamalarına da değinmekte yarar var. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonuna verdiği ifadede “Erbakan’ın gelip istifa dilekçesini verdiğini, kendisine ‘Niçin ediyorsun, sana istifa et diyen mi oldu?’ diye sorduğunu, ama ‘hayır’ cevabı aldığını” çok açık ve net biçimde belirtiyor.

Keza bu istifa meselesinde yine de tatmin olmayanlar varsa, o takdirde dönemin RP’li Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Refah Gerçeği adlı kitabına baksınlar… Ne diyor Sayın Kazan:

“54. REFAHYOL Hükûmetinin 18 Haziran 1997 tarihinde istifasından sonra, cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi birçokları bu istifanın koalisyon dışı baskılardan kaynaklandığını zan ve iddia ettiler. Oysa gerçek hiç öyle değildi. Erbakan’ın istifası herhangi bir baskı veya dayatma sonucu değil, tamamen iki parti arasında önceden imzalanan protokol gereğiydi.

Saadet Partisi’nde Genel Başkanlık yapan Mustafa KAMALAK ise 06.09.2013 tarihinde katıldığı bir televizyon programında, özellikle DYP grubundan istifa eden milletvekillerinin durumunu ima ederek, “Eğer biz görevi kendiliğimizden devretmeyecek olursak yarın muhalefet bir gensoru verir, üç gün sonra da bir gensoruyla düşürülürüz. Şu halde biz dostluk ilişkisine, kardeşlik kurallarına, protokol sözleşmemize bağlı olarak istifa dilekçemizi Cumhurbaşkanına sunalım diye konuştuk” diye açıklama yapmıştır.

Ve nihayet şunu da soralım: Eğer REFAHYOL Hükûmeti baskıyla, zorlamayla, tehditlerle düşürüldüyse neden o hükûmetin RP’li bakanları dahil üyelerinin hiç biri kalkıp mahkemede sanıklardan şikâyetçi olmadı? Neden hiç bir üye “askerler bana baskı yaptı, onun için istifa ettim” demedi? Mahkeme – yine biz sanıkların talebiyle – partisinden istifa eden milletvekillerine tek tek “Niye istifa ettiniz? İstifanızda birilerinden ya da bir yerlerden baskı, tehdit aldınız mı?” diye sordu, ama tek bir milletvekili dahi tehdit aldığını söylemedi.

Söylemedi değil, söyleyemedi… Çünkü ortada baskı, zorlama yoktu da ondan. Ha, var olan baskı ve zorlama ise iktidarın eylem ve söylemlerinden rahatsızlık duyan kamuoyundan geliyordu.

Velhasıl, bütün bu gerçekler, beyanlar apaçık ortada iken birilerinin ısrarla “askerler Erbakan’ı zorla istifa ettirdi” demelerinin altında bambaşka nedenler yatıyor ki o ayrı bir tartışma konusudur.

İDDİA – 3. REFAH PARTİSİ (RP)’Nİ ASKERLERİN KAPAT(TIR)DIĞI…

RP hakkında açılan kapatma davası REFAHYOL Hükûmeti işbaşında iken 22 Mayıs 1997 tarihinde açılmıştır. Davayı açan da Genelkurmay ya da askeri savcılık değil, dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın kendisidir.

RP’ye ilişkin dava dosyası incelendiğinde; Başsavcı Savaş’ın kapatma gerekçesi olarak Erbakan ve RP’li bazı milletvekillerinin “Adil düzen gelecek, tatlı mı olacak kanlı mı olacak”, “Refah bir cihad ordusudur, Refah’a çalışmazsan patates dinindensin”, “ben Hizbullahım, çözüm şeriattır”, “bu lâikler geberecektir”, “kan dökülecek, fıstık gibi olacak” vb. söylem ve eylemlerini gösterdiğini görüyoruz. Ayrıca RP’nin “yurt dışından” yardım aldığına ilişkin bir makbuzun Savcılığa ulaşması ve Erbakan’ın bir Mısır gazetesine verdiği iddia edilen beyanat da kapatma davasında önemli bir faktör olmuştur.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Vural Savaş, kendi beyanlarında, davayı açmak için çok sabrettiğini ama dış yardım makbuzu ve Mısır gazetesine verilen demeç konusunda Adalet Bakanlığının soruşturmayı engelleyecek tarzdaki ısrarlı tutumu karşısında daha fazla dayanamadığını belirterek şu hususun altını ısrarla çiziyor:

– Dava açacağımı son güne kadar hiç kimse bilmiyordu, son gün sadece eşim gördü. Askerlerin bu konuda en küçük bir talebi ya da telkini olmamıştır.

Evet, RP’nin askerlerin baskısıyla kapatıldığı iddiası da yine mağduriyet sömürüsüne alışkın kesimlerin şehir efsanesidir. Bu konuda bugüne kadar ne 28 Şubat davasında ne TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun raporunda ne de başka yerlerde dosyalara giren tek bir somut bilgi ya da belge yoktur, gösterilememiştir. Bazıları kapatma davasının Genelkurmay’ın yargı mensuplarına verdiği brifinglerden sonra açıldığını söylemektelerse de bu da tamamen gerçek dışı ve saptırma amaçlıdır; zira kapatma davası Genelkurmay brifinglerinden yaklaşık 20 gün önce açılmıştır. (Genelkurmay brifingleri 10-12 Haziran tarihleri arasındadır. Kaldı ki o brifinglerde Refah Partisi’nin adı da hiç geçmemiştir.)

Duruşmalar sırasında bizzat şahsım bu konu üzerinde durarak RP’yi kapatma davası açan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın mahkemeye davet edilmesi ve ifadesine başvurulması için mahkemeye dilekçe ile taleplerde bulundum, ama her seferinde mahkeme reddetti. Hâlbuki Vural Bey dönemin en önemli canlı tanıklarından biriydi, mutlaka dinlenmesi gerekirdi; böylece kimin baskısıyla RP’yi kapatma davası açtığını netlik kazanabilirdi. Dahası, bu konuda usulsüzlük yaptıysa icabında sanık bile yapılabilirdi. Neden dinlenmedi? Neden çağrılmadı?

Çünkü çağrılsaydı bir şehir efsanesi daha çökecekti de ondan… İlgililer bunu çok iyi biliyorlardı.

Yukarıda bir nebze değindiğimiz gibi işin bir başka ilginç tarafı, ne iddianamede ne de gerekçeli kararda sanıklar tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na baskı yapıldığı ya da telkinde bulunulduğu, o sayede RP’nin kapattırıldığına ilişkin tek bir cümle dahi yok… Sanıklara bu konuda sorulmuş tek bir soru da yok!

Özetle RP’nin kapatılmasının ne askerlerle ne MGK kararlarıyla ne de 28 Şubat süreciyle en küçük bir ilgisi bile yoktur. Bu husus da tamamen belli çevrelerin uydurması olup, 28 Şubat konusunda kamuoyuna yönelik bir algı operasyonudur.

(Devam edecek)

REFAH PARTİSİNİ

KİM KAPATTIRDI?

28 Şubat davasında yargılanarak beraat eden emekli Albay Alican Türk ile uzun bir söyleşi yaptık, dava dosyalarını inceledik ve 9 önemli iddianın yanıtını sizler için tek tek araştırdık.

İDDİA – 4. YILMAZ – ECEVİT – CİNDORUK ÜÇLÜSÜNÜ ASKERLERİN HÜKÛMETE GETİRDİĞİ…

İddialara göre biz askerler REFAHYOL’u yıktıktan sonra Mesut Yılmaz-Bülent Ecevit-Hüsamettin Cindoruk üçlüsünden oluşan ANASOL-D Hükûmetini işbaşına getirmişiz.

Tamam, peki! Şimdi bu iddiayı savunanlara ben de şu soruları soruyorum: Bu ülkede nasıl iktidar olunacağı yasalarda belli değil mi? Erbakan’ın istifasından sonra Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma görevini askerlerden oluşan bir DARBE KONSEYİ mi vermiş? Ya da “hükûmet kurma görevinin Mesut Yılmaz’a verilmesi konusunda Cumhurbaşkanı Demirel’e askerler baskı mı yapmışlar? Tehdit mi etmişler? Oysa ne mahkeme sürecinde ne de başka hiçbir yerde Demirel’e askerlerce baskı yapıldığına ilişkin tek bir somut bilgi ya da iddia yok! Bilakis, Demirel’in beyanları ortada… Ne diyor Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na? “Cumhurbaşkanı kimi isterse hükümet kurma görevini ona verir” diyor, “Cumhurbaşkanı bir noter değildir” diyor, “TC’nin kanunları bana Cumhurbaşkanı olarak ne görev vermişse ben onu yaptım, kanunların dışına da asla çıkmadım” diyor.

Peki, 30 Haziran 1997 tarihinde Mesut Yılmaz başkanlığında ANAP – DSP ve DTP koalisyonu ile kurulan ANASOL-D Hükûmetini askerler mi onaylamış, yoksa bunlar TBMM’de hükûmet programını okuyup milletvekillerinden mi güvenoyu almış? Askerlerin güven oylamasında milletvekillerinin kafasına silah dayayıp ” bu hükümeti onaylamazsanız gününüzü görürsünüz” gibisinden bir tehdidi, baskısı, şantajı vs. olmuş mu? Yok!

Peki, ne 28 Şubat iddianamesinde ne de gerekçeli kararda ANASOL-D’nin askerler tarafından kur(dur)ulduğuna ilişkin iddia ya da suçlama var mı?........

© Sonsöz