menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 6

12 0
wednesday

Bu yazı dizisi kapsamında geçtiğimiz beş haftada, insan hayatının her yönden nasıl kuşatıldığının, hayatın nasıl ağırlaştığının detaylarına girdik. Kendisine verilen bütün gelecek vaatleri boşa çıkan, ne okuduğu okulun ve aldığı diplomanın, ne yaptığı işin ve verdiği emeğin bir önemi, bir karşılığı olmayan; hayatı hayatta kalma mücadelesiyle geçen, tüm teselli imkanları elinden alınmış, tüketime, dört duvar arasına ve ekran karşısına hapsedilmiş yorgun, yalnız, bıkkın ve umutsuz milyonların hayat öykülerini takip ederek buraya geldik. Geldiğimiz noktada, bu kadar kuşatılmış bir hayatın, insanın zihninde, bedeninde ve toplumun genel sağlığındaki karşılığına bakmamız gerekir. Geçen haftaki yazımın son cümlesinde, "Hasta olan yalnızca insanlar mı, yoksa hayatı kurma biçimimizin kendisi mi?" sorusunu sormuştum.

Retorikten çıkıp, somut gerçekliklere bakalım. Bu yazıyı daha az yorum ve daha çok istatistik üzerine kurmanın yeterli olduğu kanaatindeyim, zira 1980'li yıllardan itibaren hız kazanan küreselleşme ve neoliberalizmin hayatlarımız üzerindeki etkilerinin hissedilmeye başlandığı 90'lı yıllardan itibaren ortaya çıkan istatistikler, yoruma gerek bırakmıyor. Bilançoya bakalım:

Bilançomuzun ilk kalemi ruh sağlığı. Dünya nüfusunun ruh sağlığı giderek bozuluyor ve rakamlar artık kişisel huzursuzlukların çok ötesinde bir tabloya işaret ediyor. 1990 ile 2023 arasında ruhsal bozukluklar, dünya çapında sağlık kaybına yol açan nedenler sıralamasında 12’ncilikten 5’inciliğe yükseldi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025’te yayımladığı verilere göre dünyada bir milyardan fazla insan ruh sağlığı bozukluklarıyla yaşıyor. Kaygı bozukluğu, yani anksiyete yaşayanların sayısı 2021 itibarıyla 359 milyona ulaşmış durumda ve bu sayı 1990’dan bu yana yüzde 50’den fazla artmış görünüyor.

Yalnızca 2015 yılında dünya nüfusunun yüzde 4’ü, yani 300 milyondan fazla kişi, depresyon geçirdi. Bu rakam, on yıl içinde yüzde 18‘lik bir artış anlamına geliyor. OECD ülkelerinde antidepresan tüketimi 2013-2023 arasında sadece on yılda yüzde 40'tan fazla artış gösterdi; birçok gelişmiş ülkede ise iki kattan fazla arttı.

Yük özellikle yeni nesilde, çocuklarda çok erken beliriyor: Dünyada 10-19 yaş arasındaki her yedi ergenden biri bir ruhsal bozuklukla yaşıyor. ABD’de yaklaşık 1,8 milyon çocuk üzerinde yapılan bir çalışma, çocukların ruh sağlığı ile ilgili tanılarının 2014-2023 arasında belirgin biçimde arttığını, kaygı bağlantılı hekim ziyaretlerinin ise on yılda yüzde 300 yükseldiğini gösteriyor.

Yetişkinlerde de manzara farklı değil: Alman sigorta şirketi AXA tarafından uluslararası kamuoyu araştırma şirketi Ipsos'a yaptırılan "Ruh Sağlığı Raporu 2024" akıl almaz rakamlarla dolu.

Rapora göre Almanların yaklaşık yüzde 31'i halihazırda ruhsal bir bozukluktan muzdarip. ABD'de ise yetişkin nüfusun yüzde 40'a varan bir kesimi depresyon, anksiyete bozukluğu ya da yeme bozukluğu gibi ruhsal hastalıklarla mücadele ediyor.

Türkiye’de de yön aynı. Türkiye, yüzde 38 ile listede ikinci sırada yer alıyor. Sadece bir yıl öncesine, yani 2023 rakamlarına göre dahi rakamlarda yüzde 6-8 arası bir artış var, durum her yıl daha kötüye gidiyor.

Rapora göre gençlerin durumu daha da endişe verici: 18-24 yaş arası tüm katılımcıların yüzde 43'ü ruhsal bir hastalığı olduğunu belirtiyor.

Türkiye'de 18-24 yaş grubundakilerin yüzde 58'i, 25-34 yaş grubundakilerin yüzde 45'i bir ruhsal bozukluğa sahip. Genel 18-34 yaş grubunda oranlar ABD'de yüzde 52, Almanya'da yüzde 40.

SGK verilerine göre antidepresan kullanımı 2014’te 39 milyon kutu iken 2024’te 65 milyon kutuya yükseldi; sadece on yıldaki artış neredeyse yüzde 70...

Daha fazla uzatmayacağım. Konuyla ilgili pek bilgisi olmayan biri olarak, çok kısa bir araştırma sonucu ulaştığım rakamlardan bazıları bunlar... Hangi kaynağa, hangi araştırmaya, hangi ülkeye bakarsanız bakın, gidişat tek bir yöne doğru. Rakamlar korkunç, akıl almaz... Hızlıca okuyup geçen okurların dönüp bu rakamlara tekrar bakmalarını ve bu rakamların altında yatan tablo üzerinde düşünmelerini şiddetle tavsiye ederim. Bu tablo artık dar anlamda bir klinik mesele değil; çağın genel ruh halini yansıtmaktadır ve toplumsal basıncın hangi yöne doğru ilerlediğini net bir şekilde göstermektedir. 

Çocuklar ve gençler ekranlara hapsolarak, hem mental, hem fizyolojik gelişimlerine zararlı olduğu araştırmalarla kanıtlanmış sosyal medyanın kıskacında; akran baskısının, fiziksel mükemmellik standartlarının, uyum için tüketim zaruriyetinin daha önce görülmemiş formlarına maruz kalarak büyümeye çalışıyor. Giderek daha fazla insan uyuyamıyor, sakinleşemiyor, dikkatini toparlayamıyor, gündelik hayatın yükünü taşıyamıyor; giderek daha fazla insan ayakta kalmak için kimyasal, psikolojik ya da davranışsal bir desteğe ihtiyaç duyuyor. 

Bir ek not olarak, bu arayışın etrafında büyüyen ekonomi de aynı hikâyenin başka bir kanıtıdır. Küresel 'iyi olma (well-being) ekonomisi'nin boyutu dünyanın ekonomik büyümesinin çok ötesinde büyüyerek 2013’ten bu yana iki katına çıktı ve 2024’te 6,8 trilyon dolara ulaştı. Ruhsal iyilik hali, yoga, meditasyon, sağlıklı beslenme, kişisel bakım, spor, yaşam koçluğu, uyku ve nefes egzersizleri, uzun yaşama odaklanma, zayıflama ve benzeri alanlar artık yalnızca kişisel tercihlerden oluşan dağınık bir toplam değil; çağın en büyük sektörlerinden biri. İnsanların kendilerini iyi hissetmek için bu kadar büyük bir pazara yönelmesi, yalnızca bilinçlenmenin değil, aynı zamanda derin bir iyi olamama halinin de göstergesidir. Kimse başarılı da mutlu da olamıyor, çareyi 'mezhebine' göre farklı yerlerde arıyor.

Devam edelim... Bilançomuzun ikinci kalemi beden sağlığı ve burada da tablo daha hafif değil. Önceki yazılarda çapını ifade etmeye çalıştığım, hayat tarzlarımızda ve şehirlerimizde yaşanan değişimlerin etkisi görülüyor.

OECD’nin 2025 yılı istatistiklerine göre dünyada yetişkinlerin yüzde 30'unun, yani 1.8 milyar insanın; Türkiye'de ise yüzde 44’ünün yeterli fiziksel aktivite yapmadığı görülüyor. Tüm dünyada ergenlik çağındaki gençlerin tamı tamına yüzde 81'i, en çok koşturacakları yaşlarda yeteri kadar fiziksel aktivitede bulunmuyor. Sonuç:

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada her sekiz kişiden biri obezite ile yaşıyor; yetişkin obezitesi 1990’dan bu yana iki kattan fazla, ergen obezitesi ise dört kat arttı. Çocuk ve ergenlerde fazla kiloluluk oranı 1990’da yüzde 8 iken 2022’de yüzde 20’ye yükseldi. Türkiye’de de obezite rakamları alarm veriyor. TÜİK’in Türkiye Sağlık Araştırması verilerine göre 15 yaş üstünde obezite oranı kadınlarda yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 16,8’e çıktı. 

Geçtiğimiz yıldan itibaren ABD'de bomba etkisi yapan kilo verme ilaçları da bu tabloya ilişkin veri sunuyor. Kilo verme hapları sadece iki yıl içerisinde tarihin en çok gelir getiren ve kârlı ilaçları olma rekorlarını ele geçirdi. Ayda 1000 dolar civarı bir fiyatı olan ve yaklaşık 18 ay kullanılması gereken bu ilaçları, şimdiden ABD'de yetişkin nüfusun yüzde 12'sinin kullandığı tahmin ediliyor. Bu ilaçlara sadece ABD'de harcanan paranın büyüklüğünü hesaplamaya kalkarsanız telefonunuzun hesap makinesinin tüm sıfırları gösteremediğini fark edeceksiniz, yakında tüm dünyaya yayılmaya başlayacak böyle bir pazardan bahsediyoruz...

Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre kronik hastalıklar tarihte ilk kez bulaşıcı hastalıkları geride bırakıp dünya genelinde bir numaralı ölüm nedeni haline geldi. Bu, tıpla alakası olmayan bizim gibi sıradan insanlar için anlamsız bir bilgi gibi görünse de, aslında çok manidar bir gelişme.

İnsanlığın........

© soL