menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Universitas ve çile

10 43
12.01.2026

Her şeyin içi boşalıyor, her şey karşı konulmaz bir hızla anlamsızlaşıyor. Marx ve Engels kapitalizm devrimci bir süreç içinde doğarken, “Katı olan her şey buharlaşıyor” demişlerdi. Yenisini kurmak için eskisini bir hışımla yıkarak yenisine alan açmak anlamına geliyordu. Eskisinden temizlenen alana yenisi kurulacaktı, şiddet dolu ve insani maliyeti de olan bir süreçti; ama tarihsel ve toplumsal açıdan sağlıklıydı. Çünkü neredeyse bin yıldır kriz içinde olan bir yapı kesilip atılıyordu.

Bugün ise uzun çürüme dönemindeyiz. Katı olan her şey çürüyor. Çürüme anlamsızlaşma, işlevsizleşme, umutsuzluk kaynağı haline gelme anlamına geliyor. Kurumlar, devletler, doğa, aile, kültürel ve siyasal üstyapıya ait her unsur, sınıflar, uluslar, ahlak, tarih, insan ve toplum; her şey külliyen çürüyor. Bunlara üniversite dediğimiz kurum da dahil; sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada çürüyor. Kapitalizm çürüyerek ve daha da önemlisi çürüterek yaşamını uzatıyor. Bu defa farklı, gerçekten korkutucu derecede farklı.

Üretim tarzları silsilesinde devrimci değişimler sağlıklı dönüşümlerdi. Bir yapı kendi içinde kendisini başka bir yapıya dönüştürecek tohumları da barındırırdı. Bir noktada, bileşik bir nedenler kümesi sayesinde, eskiyen ve krize giren yapı yerini bir daha ileri daha umutlu yapıya bırakırdı. Süreç şiddetle işlerdi ama bu dönüşümler insanlığın uzun macerasında zamanı kısaltan, mekanı aydınlatan ve insanı büyüten devrimlerdi. Bugün böyle bir dönüşüm söz konusu değil, sadece çürüyor. Değdiği, hükmettiği her şeyi de birlikte çürütüyor. Üniversiteler de dahil.

Yazıya başlarken genel olarak sol ve aydın çevrelere hakim bir inanışa karşı çıkarak başlayalım. Üniversiteler yapıları ve işlevleri gereği ilerici kurumlar değildirler. Tam tersine tarihleri boyunca ve doğum şartları itibariyle oldukça gerici kurumlardır. Dinsel kurumlardan, ve genellikle hakim egemen gücün beratıyla doğmuşlardır. İçine doğdukları toplumların sınıfsal, hukuki, askeri ve siyasal hiyerarşilerini payandalamak, o sömürgen hiyerarşileri aklamak ve meşru kılmak amacıyla tesis edilmişlerdir. Çok uzun bir süre egemen sınıfların üyelerinin eğitim kurumları olageldiler. Hatta çok uzun bir süre çalışan, sömürülen sınıfların acılarını, çilesini hissedemeyecek kadar uzaktılar çalışan sınıflara. Fransız üniversitelerinin Büyük Fransız Devrimi sırasındaki tavırları oldukça karşı-devrimciydi. Anlı şanlı Oxford Üniversitesi İngiliz Devrimi (1640-1648) sırasında apaçık bir şekilde kralcıydı. Bolşevikler Çarlıktan kalan akademik yapıları baştan aşağı temizlemek zorunda kaldılar. Kemalist Devrimciler gericileşen ve işbirlikçileşen İstanbul’daki akademik yapıları ya tasfiye ettiler (Darülfünun) ya da devrimci Ankara’ya taşıtarak yapısını kökten bir şekilde değiştirdiler (Mülkiye). Kısacası üniversite tarihsel olarak gerici bir kurum olageldi. “İlericilik” ona dışarıdan dayatıldı. Hocaları ve öğrencileri ilericileştikçe Üniversite de ilericileşti.

Bu gericilik seddi ve inadı tarihteki iki büyük olayla birlikte bir dereceye kadar aşıldı. Birincisi; işçi sınıfının burjuva demokrasisini gerçek anlamda yarattığı mücadele döneminin sonunda emekçiler lehine hayata geçirilen eğitim reformları üniversiter yapının kapısını çalışan sınıfların çocuklarına da açtı. Bu çok uzun bir mücadele gerektirdi ve asıl meyvesini II. Dünya Savaşı’nın sonrasında verdi. Keynesyen/Kalkınmacı dönemde (ki aslında sermayenin çıkarlarıyla da uyumuydu) üniversitelerde hem öğrenci hem de (daha yavaş bir hızla olsa da) hoca taifesi içinde halk çocuklarının sayısı artmaya başladı.

Bugünkü “özgür ve ilerici üniversite” mitini yaratan ikinci unsur ise 1960'larda ve 1970'lerde, dünyanın en tutucu üniversiteleri de dahil, üniversiter yapıya solun, özelde ise Marksizmin egemen olmasıydı. Kısacası kurumsal yapısından ve varoluşundan gelen bir şey değildi “ilericilik”. Ancak 60'lar ve 70'lerdeki müdahale ve yeniden yapılandırma o kadar güçlüymüş ki bugün çürüyen kurumsal yapısı bile hala o günlerden bazı unsurları barındırmaktadır.

Ana mevzuya geçmeden önce eğitimin kapitalizmdeki çelişik işlevlerinden de bahsetmek gerekiyor. Ana işlevlerinden ilki burjuva devimlerinin ve burjuva aydınlanmasının bakiyesidir. Malum Aydınlanmacı filozoflar eğitimin karanlığı ve hurafeyi yok edeceğine inandılar. Burjuvazinin siyasal devrimleri eğitiminin aydınlanmacı işlevinin amaç setini büyüterek “vatandaş” ya da “yurttaş” kimliğinin, ve hatta benliğinin yaratılmasını da eğitimin görev........

© soL