Kutsal şirkete karşı

Kapitalist şirketler, üretim araçlarına sahip burjuva sınıfının, işçi sınıfının emeğiyle yarattığı artı değere el koyarak semiren kâr odaklı yapılardır. Öyle biliyoruz. Ücret mekanizması aracılığıyla emekçi insanın yaratıcı yeteneğine el koyarlar, esası budur. Ücreti baskılamak ve sürekli büyümek zorundadırlar. 

Devlet, buraya dışsal bir baskı yapar. Sermaye sınıfının çıkarlarını korumak, üretim araçlarının mülkiyetini garanti altına almak, işçi sınıfını baskılamak görevleri arsındadır. Yasalar, polis ve ordu o sınıfın baskı aygıtlarıdır. Ama her durumda bunu saklayarak yapar. Tarafsız hakem rolü o nedenle ortaya çıkar. 

170 küsur yıl önce, bugün bildiğimiz anlamda şirket henüz ortada yokken, Marx onda hem kapitalizmin özünü hem de sosyalizmin bir öncülünü görmüştü.

Sahibi tarafından yönetilen ve kendi birikmiş kârlarıyla finanse edilen tek bir temsili işletmeye baktığımızda her şey basitti. Kapitalist, paranın sahibi, üretim araçlarının yöneticisi ve üretim sürecinin efendisiydi. Ancak kredi ortaya çıktığında ve kapitalistler kendi paraları yerine ödünç aldıkları sermayeleri kullanmaya başladığında bir dönüşüm de başlıyordu. Üretim sürecinden sorumlu maaşlı yöneticilere sahip “anonim” şirketler ortaya çıkıyordu. Şirketin içindekilerin aralarındaki ilişkilerin ne olduğu veya hangisinin kapitalist olarak göründüğü bulanıklaşıyordu. Karşımızdaki artık kolektif bir yapıydı. 

Korsanlar tarlalarınızı yakıp, mallarınıza el koyup, akrabalarınızı kaçırdıktan sonra, ganimeti nasıl paylaştıklarının sizin için bir önemi yoktur tabii. Ama şunu unutmayalım; anonim şirket “kapitalist üretim biçiminin içinde kapitalist üretim biçiminin ortadan kaldırılmasıdır.” Şirket bir ağ olarak yine ortadır ama artık kiminle ve neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmek imkansızdır. Somut konuşalım; Cengiz Holding kim, Limak Holdingin etkisi nerede başlıyor nerede bitiyor anlamıyoruz. Karşımızda gizli-kollektif bir yapı var artık. İktidar-devlet-şirket bütünleşmesiyle ortaya çıkan tuhaf, aşır beslenmiş, kollarının yanında yeni kollar, ayaklarının yanında yeni ayaklar fışkırmış çok mideli yeni bir yapı bu. Yeni korsanlar böyle girdi hayatımıza; her yeri yağmalıyorlar, tarlalarımızı talan ediyorlar, mallarımıza el koyuyor, akrabalarımızı kaçırıyorlar. Başı kim, kıçı nereye oturuyor anlamak imkânsızdır. 

Şirketlerin son korsanlıklarına böyle bakıyoruz. Akbelen’de süren direnişle ilgili bilirkişi keşfi protestosu sonrasında Esra Işık’ı tutukladılar. 

Bu yola neden girdiklerini şöyle özetleyeyim; Muğla Milas'taki Akbelen Ormanı çevresinde yer alan 679 parsellik tarım arazisi için acele kamulaştırma kararı verilmişti. Amacı İçtaş ve Limak'ın ortağı olduğu YK Enerji şirketinin kömür sahalarını genişletmesiydi. Bölgede yaşayan köylüler kararı mahkemeye taşıdı. Mahkemeden karar çıkmadan keşfe geldiler. Keşif sırasında köylüler adına açıklama yapan Esra Işık, zeytin ağaçları ve evlerin sayılmasına tepki gösterdi, “Biz bu kamulaşmayı istemiyoruz. Burası bizimdir. Biz sayıdan ibaret değiliz. Bizim burada hayatlarımız var. Sizin '100, 200, 500 tane' diye yazdığınız zeytin ağaçlarına biz ömür verdik ömür" dedi. Sözleri tutuklanmasına gerekçe yapıldı. İçtaş, Limak ve “acele kamulaştırma” kararı veren makam arasındaki şeytan üçgeninde kayboldu sayabiliriz. 

Sonra Esra Işık’ın tutuklanmasıyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşım yapan Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu’yu da tutukladılar. Aksu, paylaşımında “Nihat Özdemir’in talimatıyla Esra Işık’ı tutuklamak bağımsız yargımızın varacağı en üst level’i temsil ediyor. Tüm Akbelen köylülerini tutuklayın utanmazlar. Size bir milim eğilen alçak olsun” demişti. Bahsi geçen Nihat Özdemir, malum, Limak’ın görünen patronu. 

Hakim Başaran Aksu’nun “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan tutuklanmasına karar verdi. Gerekçesi doğru olabilir, tutuklama talimatını Nihat Özdemir’in vermemiş olması ihtimal dahilindedir. Emir daha derinlerde bir yerden gelmiş olabilir. Artık, anonim şirket çağında, bunlardan emin olamayız.  Bununla birlikte şirket eleştirisini suç, talimatlarına karşı gelmeyi tutuklama nedeni sayma eğilimi teşhis edebiliyoruz. Bu non-kapitalist kolektif yapının “şirketi” bir tabuya dönüştürmek istediği ortaya çıkmıştır. Korsana direnmek artık suçtur. 

Öncesinde bir de BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen var. Gaziantep’te mukim Sırma Halı şirketinde 400 işçi, geç ödenen ve zamsız kalan ücretleri için iş bırakmıştı. Mehmet Türkmen o eylemde yaptığı konuşma nedeniyle tutuklandı. Gerekçe, kolunu kaybeden bir işçiyle ilgili “hesap soran olmadı” demesi. Mahkeme "olur mu o olayla ilgili soruşturma başlatıldı" dedi, yanıltıcı bilgi yaymaktan Türkmen’i cezaevine gönderdi. Şaka yaptığımı sanmayın, gerekçeleri budur. 

Şirket-devlet bütünleşmesinin başka bir örneği de böyle ortaya çıktı. Gaziantep’te iki bin işçinin eylemi valilik kararıyla yasaklanırken Sırma Hali Şirketinin de içinde olduğu birkaç şirkette teşvikler yağdırdılar.Canan Tekstil’e ithalatta gümrük vergisi, KDV, ÖTV ile diğer vergi ve fonlardan muafiyet getirdiler. Bu şirketin temsilcisi Mehmet Türkmen’e parmak sallayarak tehdit etmişti.

AKP Milletvekili İrfan Çelikaslan’ın patronu olduğu Çelikaslan Tekstil de aldığı yatırım teşvikleriyle ihya oldu. Çelikaslan, fabrika önünde “Zengin oldun. İşçinin de hakkını ver demek edepsizlik mi?“ diyen Türkmen’e “rızkımı Allah verdi” diye cevap vermişti. 

Şireci Tekstil’e ise 2023’te 2.9 milyar TL’lik yatırım için faiz desteği verildi. Ayrıca şirkete 10 yıl gelir vergisi stopajı desteği, gümrük vergisi muafiyeti, KDV istisnası, sigorta primi desteği sağlandı, yüzde 90 vergi indirimi yapıldı. Para yağdırdılar ve vergi almaktan imtina ettiler. 

Yani patronlar yanlış biliyor, rızklarını Allah değil devlet veriyor. 

Bizim peşimizde de “fındıkkıran” Cüneyt Zapsu var. AKP’nin kurucusu, Balsu Gıda şirketinin sahibi, aynı zamanda en sadık okuyucularımdan biri. Adının geçtiği her yazıyla zıplıyor, karakola koşuyor, bana, sonra soL haber’in künyesine bakıp gördüğü herkese deva açıyor. Pek mağdur ve pek şikayetçidir. 

Konu belli. Geçen yıl Karadeniz’de kuraklığın üzerine don geldi. Arada kokarca istilası yaşandı, fındık verimi yarıya düştü. Yerli tüccarlar kokuyu aldı, fındık az fiyatı yükselecek diye biçare köylünün elindeki fındığı topladı. Bir basamak yukarıda İtalyan tekeli Ferrero ve Zapsu’nun Balsu gıdası bekliyordu. Ferrero fiyatın arttığını görünce “artık Türkiye’den almayacağım, Şili’den alacağım” dedi, Karadenizliye şantaj yaptı. Zapzu ise şirketini halka arz edip topladığı parayla Şili’de fındık plantasyonu açmaya koştu. Fındığın fiyatını aşağıya çekmeye başaramadılar. Biz de bunları halka anlattık. "Köylüyü yerli hırsızlar soydu, çaldıklarını büyük hırsızlara satmak için aportta bekliyorlar. Yancılarını da alsınlar defolup gitsinler Şili’ye. Fındık bizim" dedik özetle.

Zapsu yine şikâyet etmiş, Vatan Emniyete çağırdılar iki gün önce. Hakaret, iftira, suç işlemeye, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, aşağılama ne ararsan var dosyada. Çünkü bu fiyat kırma çabaları başarısız oldu ve bir önceki yılın yarısı kadar fındık üretilmesine rağmen devletin kasasına bir önceki yıldan daha fazla para girdi. Kayıpları ve öfkeleri büyüktür. 

Yağmayı şöyle özetleyeyim; Dünyadaki fındığın yüzde 70’i Türkiye’de üretiliyor. O fındığın yüzde 75’ini de üç şirket satın alıyor. Ferrero önde, Balsu arkada bulduklarını kaldırıyorlar. Fındık ekonomisinin havuzu 120 milyar dolar civarında. Türkiye’nin geliri 2.5 milyar dolar. Yüzde 70’ini üretip yüzde ikisini alıyoruz. Tek başına Ferrero’nun geliri 10 milyar dolar. Fındıkta bütün hesaplar bu yağma düzeninin sürmesi üzerine kurulu.

Aynı gerekçelerle açtığı bir tazminat davasının reddedildiği haberi biz Emniyet’in kapısındayken geldi.  

Bir de açmayı başaramadığı davalar var. Vaktiyle soL’daki bir fındık yazısı nedeniyle fındıkkıran patronun şikâyeti üzerine savcılığa çağrıldım. “Yağmacı demişsin” dedi savcı, “diyecek başka ne var” dedim. Tablo orta. 2.5 milyar dolar yağmadan geriye kalandır. 

Cengiz Holding kim, Limak Holdingin etkisi nerede başlıyor bilemiyoruz. Görünen sahiplerinin “komisyoncu” olduğunu iddia edenler var, mümkündür. Anonim şirketlerde patronlar birer komisyoncudan ibarettir. Mahkemeye çıkıyoruz, şirket sahibi “ben AKP kurucusuyum” diyor. Cevap verdiğimiz şirket mi, devlet mi, AKP mi belli değildir. Karşımızda gizli-kollektif bir yapı var. İktidar-devlet-şirket bütünleşmesiyle ortaya çıkan tuhaf bir yapı bu. Temsilcileri girdiği her yeri yağmalıyor, tarlalarınızı yakıp, mallarınıza el koyuyor, akrabalarımızı kaçırıyor. Direnmek suç.

Bu non-kapitalist kolektif yapının “şirketi” bir tabuya dönüştürmek istediğini teşhis edebiliyoruz. Şirket eleştirisini suç, talimatlarına karşı gelmeyi tutuklama nedeni saymaları hayra alamet değil yalnız. 

Saldırı olursa direniş de olur. Korsana direnmek kaçınılmaz bir görevdir. Bu yağmayı durduracağız. Acele kamulaştırma kararlarına acele direniş kararıyla cevap vereceğiz. Niyet meselesi değil, mecburiyettir. 


© soL