Sermayenin kooperatifçilik fikri gelmiş!

Bu başlıktan sonra “geçmiş olsun” deyip başka konuya geçebilirdik. Ama sermayenin ikiyüzlülüğünü sergilemek bakımından iyi bir fırsat olduğu için sürdürmeyi tercih ediyoruz.

10 Nisan 2026 tarihli yazılı basında TÜSİAD ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) işbirliğiyle hazırlanan “Türkiye’de Tarım Kooperatiflerinde İş Modelleri Araştırması” raporunun bir basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşılması haberleri yer aldı. En uzun haberi -uzmanlık alanı olması nedeniyle- EKONOMİ gazetesinde gördük. (Cumhuriyet de 12 Nisan’da haberi biraz daha büyük gördü). Biz bununla yetinmeyip rapora ulaştık ve bu yazıyı esas itibariyle bu Raporun (bundan sonra kısaca Rapor) eleştirel değerlendirmesi olarak kaleme aldık. (Raporun hazırlanmasına katkıda bulunan araştırmacıların emekleri elbette eleştirimiz kapsamında değildir).

Yakın tarihçe: IMF-DB programına büyük sermaye desteği

TÜSİAD-FAO Raporunun en kestirme sonucuna göre Türkiye’de kooperatiflerin sayısı çok fazla ama bunlar pazar entegrasyonu, finansman, dijitalleşme ve kurumsal kapasite bakımından ciddi yetersizlikler içindeler. Yani sayı var ama güç yok! Şimdilik daha fazla ayrıntıya girmeden şu tarihi hatırlatmaları yapalım: Türkiye’de 2000’de başlatılan IMF-DB programı öncesinde tarım kooperatifleri çok daha iyi bir konumdaydı. DB’nin yönettiği “Tarımda Reform Uygulama Projesi” (TRUP) kapsamında tarıma dayatılan “yapısal dönüşüm” programı tarıma dönük tüm destek düzeneklerini tasfiye etmeyi; tarıma girdi üreten ve destekleme alımı yapan KİT’leri özelleştirmeyi; birçok tarımsal üründe fiyat istikrarını sağlayan ve kooperatif ortaklarını (hatta o ürünü üreten ama kooperatif ortağı olmayan tüm üreticileri) piyasa baskısı karşısında güçlü tutan Tarım Satış Kooperatif Birlikleri’nin (TSKB) kolunu kanadını kırmayı düzenliyordu. Haziran 2000’de çıkarılan 4572 sayılı TSKB yasasının taslağı bile DB tarafından hazırlatılmıştı. Bu yasanın geçici 1/E Maddesi “Kooperatif ve birliklere (…) devlet veya diğer kamu tüzel kişiliklerinden herhangi bir mali destek sağlanamaz” hükmünü getirerek -ancak bir sömürge ülkesinde görülebilecek biçimde- destek yasağı koyuyordu. Ve bütün bu gelişmeler o zamanlar sermayenin tam desteğini almış durumdaydı. TÜSİAD’ın liberal iktisatçılara yazdırdığı o dönemki raporu tam da bunun kanıtıdır. (TÜSİAD, 2005, DTÖ ve AB’deki Gelişmeler Işığında 21. Yüzyılda Türkiye Tarımı).

2000’e kadar TSKB’ler ileri sınai dönüştürme süreçlerini de içerebilen güçlü tarımsal kooperatif mekanizmalarıydı. Bunlara ait ileri sanayi tesislerinin tasfiyesi, TRUP’un öncelikleri kapsamında hedeflenmişti. TSKB’ler statü gereği özel olduğu için fabrikalarının satışa zorlanmasını resmen bir “özelleştirme” etiketi altında gösteremeyiz, ama bu da bir tür özelleştirmeydi. Bunu sağlayan da 4572 sayılı yasayla TSKB’lerin tepesinde oluşturulan ve “Yeniden Yapılandırma Kurulu” adı verilen tasfiye birimiydi. Birlik yönetimlerini Birliklerin fabrikalarını satmaya zorlayabilmek için, TSKB’lerin destekleme dönemlerinden kalan birikmiş borçlarının uygun koşullarda yeniden yapılandırılması havucu sunuluyordu. Sistem adeta bir Düyun-u Umumiye modeli gibi çalışmaktaydı. Sonuçta fabrikaların elden çıkarılması veya makinalarının/arazilerinin satışı da yetmeyecek ve Birliklerin şehir merkezlerinde kalmış değerli arsalarının haraç-mezat satışı da zamanla devreye sokulacaktır. Sonuç tam bir mülksüzleşme ve güçsüzleştirme sürecidir. Tamamen piyasanın insafına terkedilmiş olan TSKB’ler artık finansman maliyetleri çok yüksek olduğu için kooperatif ortaklarının ürünlerini yeterli miktarda ve uygun fiyat düzeylerinde satın alabilecek durumda değillerdir. Dolayısıyla piyasa payları çok küçülmüş, tarımsal üreticiler lehine fiyatları dengeleme gücü ortadan kalkmıştır. Ayakta durabilen ve uzun vadeli bir geleceği olabilen Birlik sayısı da çok azalmıştır.

İSO Başkanı ne diyordu?

Ama sermayenin son zamanlarda konuya ilgisi bu raporla başlamış değil. İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı konunun tarımsal üretim/gıda enflasyonu ayağına önemli bir giriş yapmıştı. Tabii sermayenin bakış açısıyla; yani sorunun gerçek nedenlerine ve sistemin hâkim gücü olarak kendi sorumluluklarına hiç değinmemeyi başararak. Ama biz değinmek zorundayız.

Şubat sonunda EKONOMİ gazetesi temsilcilerini ağırlayan İSO Başkanı Erdal Bahçıvan, enflasyon sorununda çözümün yanlış yerlerde arandığını, "sanayiye ait enflasyon" olarak kabul edilen temel mal enflasyonunun bugün yüzde 17,7 seviyesine indiğini, ancak sepetin geri kalanında durumun farklı olduğunu; kira ve eğitim kalemlerinin enflasyonun ana sürükleyicileri olarak gösterilmesinin sorunun çözümüne katkı sağlamadığını, Türkiye’nin/toplumun asıl enflasyonunun gıda enflasyonu olduğunu söylüyor. “Eğitim veya sağlık harcaması herkesin gündelik hayatında aynı yoğunlukta yok, ama gıda yüzde yüzün hayatında var”; yani “gıda enflasyonunu çözmeden........

© soL