Emperyalizm ve Küba

1980 sonrasını tanımlayan III. Küreselleşme Dalgası ve ona ilişkin neoliberal birikim modeli 2025 itibariyle sonuna gelmiş sayılabilir. Bu son elbette bir günde gelmedi, 2008-2009 krizi sonrası uzun bir süreç yaşandı. Ama II. Trump dönemini bu süreçte bir hızlanma, yeni bir kırılma, eski defterlerin kapanıp yenilerinin açıldığı yeni bir dönem olarak nitelendirirsek çok iddialı bir şey söylemiş olmayız.

ABD’nin ekonomik düzlemde göreli gerilemesi bütün bu geçiş dönemine eşlik etti. Buna bir çözüm bulunamayacağı anlaşıldığında da kartlar yeniden karıldı. ABD emperyalizmi yeni bir kimlik arayışına girdi. Bunun özeti şöyle yapılabilir: Hegemonya transferine direnmek, bunu mümkün olduğunca engellemek, olmazsa geciktirmek, kaçınılmaz olursa dünyayı ateşe atmak. “Mevcut hâkim gücün hegemonyasını tehdit eden yükselen gücü her ne pahasına olursa olsun engellemek” olarak tanımlanabilecek Tukidides Tuzağı tam anlamıyla çalışacak gibi gözüküyor. Çin devlet başkanı da zaten Trump’ın Çin ziyareti sırasında bu uyarıyı yapmaktan geri durmamıştı.

ABD emperyalizminin, iktisadi/siyasi etki alanındaki gerilemeleri, (i) askeri hegemonyası üzerinden aşmak/savuşturması; NATO’yu, Ortadoğu ve Asya’dan sonra Pasifik dünyasını da kapsayacak bir savaş örgütüne dönüştürmek ve müttefiklerine yeni yükümlülük ve görevler tanımlaması;

(ii) küresel düzlemde, ama müttefiklerini de dışarıda bırakmadan, orta dönemde kimsenin karşı gelemeyeceğini bildiği ticari/ekonomik dayatmalar/ tarifeler/ ambargolar uygulayarak buradan da ABD’nin hâlâ sözü dinlenmesi gereken bir yön belirleyici büyük ağa olarak kabul edilmesini sağlaması;

(iii) Kuralların iyi kötü çalıştığı bir küresel düzenin –o kuralları kendi koymuş olsa bile– artık elini kolunu bağladığını, dolayısıyla “güçlünün keyfi kural koyma düzenini” dayatmanın kendi çıkarına olacağını düşünen bir hegemonik anlayışı kabul ettirmesi; bu nedenle de 3. Küreselleşmenin sonunun getirilmesinin hızlandırılması gerekiyor.

ABD, kendi saldırganlığına karşı “Batılı” müttefiklerinin tam bir iktidarsızlık/tepkisizlik içinde kalacağını öngördü, haksız da çıkmadı. Şimdilik bu tepkisizliğe Çin ve Rusya da dahil; Rusya zaten Ukrayna’da meşgul edilmekte, Çin ise çatışma zeminini değil yumuşak güç kullanımını tercih edeceğinin sayısız örneğini vermekte. ABD’nin askeri kapasitesinin sınırsız olmadığını İran’da görmüş olmasının, Çin’e karşı daha ihtiyatlı olmasına yol açmak gibi hayırhah sonuçları da olabilir. Buna karşılık, ABD emperyalizminin “kolay yutulur” gördüğü hedeflere karşı saldırılarını azaltması beklenmemeli. Özellikle arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da. Ocak 2026’daki Venezuela operasyonu sadece bir açılıştı. Bu bölgede iktidar değişimlerini kendi tercihleri doğrultusunda belirlemek için seçimler ve diğer yollarla müdahaleleri durmaksızın ilerlemekte. Esasen ABD iç kamuoyu için kolay “zaferler” iştahı da bitecek gibi değil.

Bu tavrın uygulamaya konulması, birçok ülkeyi ve bölgeyi çaresizliğe sürüklemiş durumda. Avrupa (Danimarka-Grönland) ve Kanada bile buna dahil ama onlar bir çıkış bulabilirler. Fakat Latin Amerika halkları ve şimdi özellikle Küba, kolay çıkış bulabilecek durumda değiller. Elden geldiğince direniyorlar.

ABD’nin Latin Amerika emelleri

ABD’nin Latin Amerika (LA) emellerini açıkça ilan ettiği dönem 200 yıl önceye tarihleniyor. ABD Başkanı James Monroe, “ABD ve Avrupa için ayrı etki alanları tarif eden ve özellikle Avrupa ülkelerini Latin Amerika’yı sömürgeleştirmemeye........

© soL