Küba’yla dertleri ne? |
Bu hafta sorumuz şu: Bir insanın, bilhassa da kendisini “solcu” diye tanımlıyorsa, Küba’yla ve onunla dayanışmak için gösterilen çabayla ne derdi olabilir?
Küba küçük sayılabilecek bir ada ülkesi, 11 milyon nüfusu var. Nükleer silahları yok, kıtalararası balistik füzeleri yok, şehirleri dümdüz edecek bombardıman uçağı filoları, bu uçakları taşıyacak uçak gemileri yok. Ayrıca kritik doğal kaynakları, petrol ya da lityum rezervleri de yok. Buna rağmen kurulduğu günden bu yana sosyalist Küba’yı yıkmak ve yerine kukla bir sömürge yönetimi kurmak ABD’nin gündeminden asla düşmedi.
Halihazırda ABD başkanlık koltuğunda oturan alçağın aklına her estiğinde (günde birkaç kez esiyor) Küba’yı tehdit etmesi yeni bir mesele gibi görünüyor, ama bu sadece “biçimsel” bir yenilik. ABD emperyalizmi, Küba’yı kuran devrimci hareketin önderi Fidel Castro’yu sadece 1959-1990 yılları arasında altı yüzden fazla kez öldürmeyi denedi1 ve bu ülkeyi yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmayı hiç bırakmadı.
Çünkü Küba, emperyalizm denen kana susamış canavarın ayağına batıp kalmış, bir türlü çıkartamadığı diken. Rusya gibi askeri bir tehdit oluşturmuyor ya da Venezuela gibi iştah kabartan, yağmalanabilecek kaynaklara sahip değil ama ideolojik olarak emperyalizmin başına bela oluyor. Emperyalizm her şeyden fazla kapitalist sömürü düzenini alternatifsiz göstermeye ihtiyaç duyar ve sürekli bunun propagandasını yapar. Başka hiçbir ideolojik meseleye bu kadar propaganda kaynağı ayrılmaz. Ne var ki, Küba var olduğu müddetçe, Küba halkı ona ablukayla dayatılan yoksulluğa rağmen sosyalizmden vaz geçmediği müddetçe, tüm insanlığa sosyalizmin bir ütopya falan değil, kurulması gayet mümkün başka bir toplumsal sistem olduğu gösteriyor. Sovyetler Birliği yıkıldı, Çin’de kapitalizm restore oldu ama Küba dayanıyor. Karanlıkta inatçı bir mum ışığı gibi dayandıkça karşılaştırmayı mümkün kılıyor; sadece ışığın ne denli güzel olduğunu göstermiyor, karanlığın ne denli iğrenç olduğunu da ifşa ediyor.
Emperyalizm Küba’ya bu yüzden saldırıyor ve onu yok etmeyi bu yüzden bir an olsun dahi gündeminden düşürmüyor.
Öyleyse sorumuzu genişleterek tekrar soralım: Emperyalizmin derdi bu; peki, kendisini “solcu” olarak tanımlayan kimileri neden Küba’yı, Küba’daki sosyalizmi, Küba’yla dayanışma çabalarımızı küçümsüyor?
Bu sorunun cevabı sevimsiz, ama vermek zorundayız. Gelin, inceleyelim…
Solun temel değerleri olan özgürlük, eşitlik ve adalet salt düşünceler dünyasında yaşayan birer fikir değildir. Bunlar, insanlığın henüz felsefi olarak tanımlamadan, uğrunda maddi dünyada somut mücadeleler vermeye başladığı büyük arayışlarıdır.
İnsanlardan bazılarının egemen ve geri kalan çoğunun ezilen, bazılarının zengin ve geri kalan çoğunun yoksul olduğu herhangi bir toplumsal düzende, bu arayışlar sonuna kadar götürüldüğünde mutlaka mevcut egemenlik mekanizmalarının sorgulanmasına yönelir ve devrimci bir karakter kazanır.
Kendi kısa sayılabilecek tarihi boyunca atlattığı devrimci krizlerden dersler çıkartan ve kendisinden önceki tüm sınıflı toplumların egemenlik tecrübesini de iktisap etmiş olan emperyalist-kapitalist düzen, insanlığın bu değerlerinin ortadan kaldırılamayacağını ama devrimci olmayan bir içeriğe hapsederek asimile edebileceğini gördü. Bu kavrayış doğrultusunda, bilhassa 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü ideolojik kavgada, insanlığın devrimci nitelikteki özgürlük, eşitlik ve adalet arayışına, yani örgütlü sosyalizm mücadelesine rakip olarak kendi solunu tasarlayıp inşa etti.
Bu tasarlanmış “düzen solu”nun tek bir temel prensibi vardı: Her türlü ideolojik ve siyasi faaliyet, ne denli radikal olursa olsun, düzenin devamlılığını veri almalıydı. Her şey sorgulanabilirdi; kapitalist sermaye birikimi hariç.
Oysa toplumsal zenginliğin büyük bölümünün toplumun küçük bir azınlığının elinde olması esaretin de, eşitsizliğin de, adaletsizliğin de temel kaynağıydı.
Bu sınırlandırma tabii ki mutlak bir başarıya ulaşmadı; insanlığın devrimci özgürlük, eşitlik ve adalet arayışı sürdü ve bugün hâlâ sürüyor. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana geçen otuz beş yılda, Küba dayanmış olsa da emperyalizm sadece maddi dünyada değil, düşünceler dünyasında da büyük bir zafer kazandı; bu dünyada da çok daha geniş bir coğrafyayı kontrol eder hale geldi. “İki dünyada da” kurduğu bu hakimiyet sayesinde, “sol” kelimesinin içinin nasıl dolacağını da büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda belirleyebilmeye başladı.
Öte yandan bu yenilgi devrimci solun siyasetteki alanının daralması anlamına gelse de; bu boşalan alan bütünüyle düzen solu tarafından doldurulmadı. Aksine, emperyalist-kapitalist düzen kendisini siyaseten güvence altında hissettikçe, emek-sermaye çelişkisini yönetme konusunda esasen maddi ödünlere dayalı sosyal demokrat yöntemlerden ziyade esasen milliyetçi ve/veya dinci ideolojiye yaslanmaya başladı. Böylelikle düzen solu da emek gündemlerinden uzaklaşarak neredeyse sadece ezilen kimliklere ve bunların mağduriyetlerine dayalı bir siyasete sıkıştı.
Meselenin bam teline geliyoruz.
Bu anlattığımız çerçevede ortaya çıkan yeni sol, “egemen” olamayacak kadar parçalı ve her bir parçasının kendi anlatısı var. Böylelikle toplamda geniş bir nüfus alanı kaplasa da, istisnai koşullar haricinde kendi içinde birlik olmasının bir yolu bulunmuyor. Olağan koşullarda her kimlik kendi mağduriyetinin propagandasını yaparak vicdanlara sesleniyor, kamuoyunda sempati toplamaya ve bu yolla davasını ilerletmeye çabalıyor.
Ne var ki, bir yanda işçi sınıfının atomize olup her bir üyesinin kendi geçim derdine gömüldüğü ve bir de başkalarının (üstelik kendisininkilere hiç benzemeyen) dertleriyle dertlenmesinin çok zor hale geldiği; diğer yanda düzenin her kanaldan bencillik ve çıkarcılık propagandası yaptığı günümüz dünyasında sempati bir “kıt kaynağa” dönüşmüş durumda. Bu da yeni solun siyaset alanını neredeyse tamamen kentli ve eğitimli orta sınıf duyarlılığına daraltıyor.
Boy boy, çeşit çeşit mağduriyet bu sınırlı toplumsal duyarlılık için kıyasıya rekabet ediyor. Otuz yıl önce söylense söyleyeni ayıplayacağımız “duyar kasmak”, “erdem sinyallemek” gibi kavramlar lügatımıza bu yüzden girdi.
Yazıya başlarken sorduğumuz sorunun sevimsiz yanıtı da burada gizli: Günümüz dünyasında, düzen solunun sıkıştığı dar alanda farklı kimlik siyasetleri mağduriyet yarıştırmak, bunu yaparken başkalarının mağduriyetini küçümsemek zorunda.
Buna ek olarak Küba halkının mağduriyeti kimliğinden değil, insanlığın büyük çoğunluğunun özlemini duyduğu, özgürlük, eşitlik ve adalete dayalı bir toplumsal düzeni kurmuş ve ondan vaz geçmiyor olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük emperyalist gücünün dibinde ve onun tarafından ablukaya alınmış halde yaşamaya çalışan bu onurlu ada, tabii ki vicdanlı her insan tarafından sadece mağdur değil, sonsuz derecede meşru görülüyor. Zaten ABD de bu yüzden Küba’ya Venezuela ya da İran’a yaptığını yapamıyor.
Küba “emperyalizmle taktik ittifak” yapmakta bir beis görmeyenler tarafından bu yüzden küçümseniyor, aşağılanıyor ve değersizleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü Küba sosyalizmi, yaydığı ışıkla emperyalizmin karanlığını nasıl ifşa ediyorsa, o karanlığı kabullenen ve sonunda o karanlık tarafından yönetilir hale gelen “solcu”ların foyasını da meydana çıkartıyor.
1Fidel Castro’nun güvenliğinden sorumlu Fabián Escalante, Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu isimli bir kitap yayınladı. Sonrasında kitap, ismindeki sayı 638 olarak değiştirilerek bir belgesele de konu oldu. soL Haber, Escalante’yle bu konuda tarihsel nitelikte bir röportaj yapmıştı: https://haber.sol.org.tr/dunya/soldan-cok-onemli-roportaj-kuba-istihbaratinin-1-numarali-ismi-anlatti-36-yil-boyunca-fideli.
Fidel Castro’nun güvenliğinden sorumlu Fabián Escalante, Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu isimli bir kitap yayınladı. Sonrasında kitap, ismindeki sayı 638 olarak değiştirilerek bir belgesele de konu oldu. soL Haber, Escalante’yle bu konuda tarihsel nitelikte bir röportaj yapmıştı: https://haber.sol.org.tr/dunya/soldan-cok-onemli-roportaj-kuba-istihbaratinin-1-numarali-ismi-anlatti-36-yil-boyunca-fideli.