Yaşar
Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.
Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.
Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.
Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens”........
