menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nereden geldik? Neyiz? Nereye gidiyoruz?

6 8
08.02.2026

Paul Gauguin’in, sembolizmi ve düz renk alanlarını cesurca kullanan resimleri, hem Matisse hem de Picasso üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Özellikle Matisse’in öncülüğünü yaptığı Fovistlerin renk anlayışında Gauguin’in doğrudan bir esin kaynağı olduğu söylenebilir. Genellikle Paris’ten ayrılarak “ilkelliği” aradığı Tahiti’ye yerleşmesiyle hatırlansa da, Gauguin’in yaşamı baştan sona kaçışlarla örülü bir hikâyedir. 1848’de, işçi sınıfı hareketlerinin Fransa’da en güçlü biçimde hissedildiği bir dönemde dünyaya gelen sanatçının aile geçmişi, hem Fransız devrimleriyle iç içe geçmiş hem de bu kaçma dürtüsünün temellerini atmış gibidir. Gauguin’in sanatı da bu ikili yapı içinde şekillenir: Modern hayattan uzaklaşma isteğiyle yola çıkarken, modern sanatın en temel biçimlerini ve renk anlayışını kuran bir üretime dönüşür.

Gauguin’in babası liberal görüşlere sahip bir gazeteci, annesi ise sosyalist yazar Flora Tristan’ın kızıdır. Flora Tristan’ın babası, Peru’da doğmuş bir İspanyol Donanması albayıdır. Tristan, henüz beş yaşındayken babasını kaybetmesi üzerine Fransız olan annesiyle birlikte Peru’dan ayrılarak Paris’e yerleşir. Özellikle kadınların özgürleşmesinin sosyalizmle mümkün olabileceğini savunan Tristan’ın Gauguin üzerindeki etkisi büyüktür. Anneannesine büyük bir hayranlık duyan Gauguin, onunla hiç tanışmamış olmasına rağmen eserlerini okumuş, düşüncelerini muhtemelen benimsemiş; ancak yaşamını bu fikirlerle birebir örtüşecek şekilde biçimlendirmemiştir.

Gauguin’in çocukluğunun beş yılı, anneannesininkine benzer biçimde Peru’da geçer. Paris’te çalıştığı gazeteden kovulan babası, kariyerini sürdürme umuduyla ailece Peru’ya taşınmaya karar verir; ancak yolculuk sırasında hayatını kaybeder. Peru’ya vardıklarında aileyi, Tristan’ın baba tarafındaki nüfuzlu akrabaları karşılar. O sırada henüz 18 aylık olan Gauguin, altı yaşına kadar hizmetçiler ve dadılarla çevrili, ayrıcalıklı bir yaşam sürer.

Bu erken dönem anılarının, Gauguin’in zihninde huzursuz bir hayalet gibi dolaşmasından olsa gerek, sanatçı 1882’de Paris borsasının çökmesiyle birlikte borsadaki ve sanat piyasasındaki simsarlık işlerini kaybettikten sonra mutluluğu ve tatmini hep egzotik coğrafyalarda arayacaktır. Otuzlu yaşlarının başında tamamen resme yönelmeye karar verdiğinde, bir süre arkadaşı ve akıl hocası ressam Pissarro ile Paris’te çalışır; ardından Fransa’nın sömürgeleri olan adalarda kendine yeni bir yaşam kurma arayışına girer.

Gauguin’in bu arayıştaki ilk durağı Pont-Aven olur. Burada geçirdiği iki yılın ardından, bir başka ressam arkadaşıyla birlikte Panama açıklarındaki Taboga’da arazi satın almaya karar verirler. Balık tuttukları, meyve yedikleri ve tüm gün resim yaptıkları sade bir hayatın hayaliyle yola çıkarlar. Ancak Taboga’ya ulaşamadan paraları tükenir ve Fransızların inşa etmekte olduğu Panama Kanalı’nda işçi olarak çalışmak zorunda kalırlar. Bu süreçte Taboga’daki arazilerin hayal ettiklerinden çok daha pahalı olduğunu da fark ederler. Üstelik Gauguin sarı humma ve sıtmaya yakalanarak ölümden döner; bunun üzerine adadan ayrılmaya karar verirler. O dönemde Fransız devletinin, parasız kalan vatandaşlarının herhangi bir koloni adasından Fransa’ya dönüş masraflarını karşıladığı bir politika vardır. Gauguin ve arkadaşı bu haktan yararlanarak yine bir Fransız sömürgesi olan Martinik’e geçerler.

Gauguin, Martinik’te bu kez dizanteri ve bataklık humması geçirir; ancak tüm bu hastalıklara rağmen........

© soL