Bir kavram olarak sanatta heves ekonomisi |
Çağatay Ongun yakın geçmişte yazdığı bir yazıda, yerinde bir tespitle, sanat piyasasını heves ekonomisi olarak tanımlamıştı. Bu yazı, Ongun’un adlandırmasından yola çıkarak tespiti genişletme amacı taşıyor.
Ongun yazısında özetle; Sanat dünyasında eserlerin piyasayı rahatsız etmemek için risk almayan, güvenli cümleler üzerine kurulduğunu ve galerilerin de arz-talep dengelerini gözeterek sanat eserlerini satılabilirlik potansiyeliyle değerlendirdiğini söylüyor. Sanatçıların tüm bu ekonomik çark içinde kendilerine, piyasada kolay dolaşıma sokulabilecek işler yapma konusunda otosansür uyguladıklarını belirterek nihayetinde, “seçici mantığın da kaybolduğu noktada, İstanbul’un mevcut pek çok galeri sergisini bir tür heves ekonomisinin ürünleri olarak” tanımlıyor.1
Ongun’un tespiti, mevcut durumun sadece güçlü bir tanımlamasını ya da polemiksel bir ifadesini sunmuyor, aslında bir üretim biçimini tarif eden güçlü bir kavramsallaştırma potansiyeli taşıyor. “Heves ekonomisi”, kapitalist sanat piyasasının işleyişini anlamak için verimli bir kelime öbeği. Kapitalist üretim biçiminde kültür alanı da diğer sektörler gibi metalaşma süreçlerine tabi olur; sanat eseri yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda satılmak için üretilen, mübadele değeri taşıyan bir metadır. Galeriler, fuarlar, koleksiyonlar ve yatırım araçları aracılığıyla sanat piyasası finansal bir dolaşım alanıdır. Bu yapı içinde sanat eserinin değeri çoğu zaman estetik ya da düşünsel içeriğinden ziyade dolaşım kapasitesiyle, yani Ongun’un da belirttiği gibi satılma potansiyeliyle ölçülür.
Kapitalizm yalnızca maddi emeği değil, aynı zamanda insanların tutkularını, yaratıcı enerjilerini ve öznel motivasyonlarını da istismar eder. Sanatçı çoğu zaman yalnızca geçim için değil, üretme ihtiyacının kendisi için de çalışır. Bu öznel motivasyon, kapitalist piyasa için son derece işlevsel bir enerji kaynağına dönüşür. Başka bir deyişle heves, sanat piyasasının görünmez yakıtı haline gelir.
Bu yakıtın işleyişi birkaç düzeyde gerçekleşir. Öncelikle sanatçılar, üretimlerini sürdürebilmek için piyasada dolaşabilecek işler üretme yönünde bilinçli ya da bilinçsiz tercihler geliştirirler. Ongun’un sözünü ettiği oto-sansür tam da burada ortaya çıkar. Piyasanın risk algısı, sanatçının ifade alanını dolaylı biçimde sınırlar. Piyasayı rahatsız etmeyecek temalar, kolay okunabilir estetik diller ve hızlı dolaşıma girebilecek imgeler giderek norm haline gelir. Böylece sanat üretiminin yönü doğrudan sansür mekanizmalarıyla değil, piyasanın görünmez elinin yönlendirmeleriyle belirlenir.
İkinci düzeyde galeriler, bienal ve benzeri kurumlar devreye girer. Ongun’un İstanbul galerileri........