Devlet aklı, müesses nizam, kara düzen
“Türkiye’de burjuvazi yoktur!”
Ne hazindir ki çıkarımları ve sonuçları itibariyle büyük bir ahmaklığa işaret eden bu zırvalığı topluma bir ezber gibi kabul ettirenler solun içerisinden çıktı, bu iddia ortaya güya Marksizm adına kondu.
Kapitalizmin şafağındaki Avrupa ticaret kentlerine bakıp, sanat erbabını veya filozofları himayesi altına alan aristokratları burjuva sananlar, burjuva denildiğinde aklına sanat koleksiyonu yapmak, tablo satın almak gelenler, burjuvazinin devlete karşı demokrasi mücadelesi vererek burjuvazi olduğunu zannedenler, Türkiye’ye baktıklarında burjuvazi göremediler.
Görmemeleri normaldi, çünkü baktıkları perspektif Marksist değildi; oysa daha 1960’larda Behice Boran bir ülkedeki sınıfların varlığının başka ülkelerin sınıflarıyla yapılan karşılaştırmalarla değil, o ülkedeki sınıfların birbirlerine karşı konumlarına bakarak anlaşılabileceğini söylemişti, böyle baksalar belki görebilirlerdi.
Boran elbette ki haklıydı; Türkiye Cumhuriyeti bir burjuva devriminin neticesinde kurulmuştu, hedefi bir ulusal burjuvazi, yani ulusal bir sermaye sınıfı ve ulusal pazar yaratmaktı, bu haliyle de 2. Meşrutiyet’in ve İttihat-Terakki’nin mirasını devralmıştı. Bugün Türkiye’nin bir sermaye düzeni var ve o düzenin inşası 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor.
Dolayısıyla bizde de yaklaşık yüz elli yıllık bir sürece yayılacak şekilde ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine ve oradan da finansal burjuvaziye evrilmiş, bugün küresel tedarik zincirleri içerisinde faaliyet gösteren, uluslararası niteliği olan ve sınır ötesi, emperyal hırslara sahip bir burjuvazi olduğunu söylemek ve yola buradan çıkmak durumundayız.
İşte Koç’lar, sermaye büyüklüğüyle, uluslararası bağlantılarıyla, siyasi yönelimleriyle, Türkiye’de burjuvazi aranıyorsa bakılması gereken ilk aile, ilk sermaye grubu, bu sene yüzüncü yaşlarını geride bıraktılar, yüzüncü yaşlarını kutladılar.
Bu kutlamalar, sadece yüzüncü yıl olmasından değil, Türkiye’nin sermaye düzenin en kritik dönemlerinden birine tekabül ettiği için her senekinden biraz farklıydı; buna bir de Rahmi Koç’un anlattığı “fıkra” eklenince, genelde gözlerden uzak kalmayı seçen Koç’lar (Ali Koç’un futbol deliliğini saymazsak tabii) hiç konuşulmadıkları kadar konuşuldular.
Rahmi Koç’un anlattığı fıkradaki müptezellik tartışılmayacak kadar açıktı; ancak mesele tek başına bu değildi. Fıkrayı Amerikan Hastanesi’nin bir şubesini açarken anlatması, yanında Binali Yıldırım olması, onun kahkahaları, kimi gazetecilerin tutumu ve Bahçeli’nin Koç’u savunma açıklaması…
Tüm bunlar Türkiye’nin düzenini, Türkiye burjuvazisini ve burjuvazi-devlet ilişkilerini anlamak açısından adeta bir örnek olay niteliğindeydi.
Ama esas hadise bu değildi; esas hadise kutlamalar çerçevesinde Koç ailesi ile siyasi liderlerin buluşmasıydı. AKP adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, MHP lideri Devlet Bahçeli ve CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel kutlamalar için orada ve bir aradaydı, üstelik........
