Daron Acemoğlu ve kapitalizmin kayıp cenneti
Krizlerin kapitalizmin bizzat doğasında mevcut olduğunu ve sistemin devresel ve düzenli krizlere girdiğini Marx’tan beri biliyoruz; 20. Yüzyıldan bugüne tanıklık ettiklerimiz ise bu krizlerin büyük iktisadi, siyasal ve toplumsal dönüşümleri tetiklediğini gösteriyor.
1929 krizi kapitalizmin 20. yüzyıldaki ilk büyük kriziydi ve büyük bir paradigma değişimini beraberinde getirmiş, kapitalistler “kendiliğinden dengeye gelen piyasa” fikrini reddetmeye ve devlet müdahalesini savunmaya başlamışlardı. Kapitalizmi o krizden çıkaran isimlerden en büyüğü olan Keynes, piyasanın uzun vadede kendiliğinden dengeye geleceği yönündeki klasik liberal iddiaya müstehzi bir şekilde “uzun vadede hepimiz ölüyüz” diye yanıt veriyordu.
Peki Keynes’in gördüğü şey neydi? Keynes, işçi sınıfının bir siyasal özne olarak sahneye çıktığını ve esas belirleyici olanın sınıf mücadeleleri olduğunu fark etmişti, buna bir de tarihin ilk işçi devleti Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışı eklenmişti. Bu nedenle de kapitalizmin kendisini bir devrimden koruması ve ayakta kalabilmesi için üretilen refahtan az da olsa işçi sınıfına pay vermesi gerektiğini görüyordu. Devlet ekonomiye talep yanlısı müdahalelerde bulunmalı, yani halkın alım gücünü artırmalı, istihdam yaratmalı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi başlıklarda da devreye girmeliydi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, Keynesçilik kapitalist dünyanın neredeyse tamamına egemen oldu ve 1970’lerin ortalarına kadar devam eden bu dönem bir tür “altın çağ” olarak görüldü. Çünkü kârlarla birlikte daha az oranda olmakla birlikte ücretler de artıyor, ekonomi büyüyor, hızlı bir kalkınma gerçekleşiyor, sosyal devlet ve refah devleti mekanizmaları güçleniyordu.
Bu altın çağı iktisat tarihçileri bir uzlaşma, bir mutabakat çağı olarak değerlendirdiler; ABD ve Avrupa’da devlet-sermaye-emek üçlüsü birkaç on yıl boyunca devam edecek bir uzlaşıya varmışlar, sınıf mücadelelerinin dozajı ciddi ölçüde düşmüş, devrim tehlikesi önlenmişti.
Ancak Keynesçi politikalar da kapitalizmin krizini engellemeye yetmeyecekti; 1960’ların sonlarına doğru Batı’da öğrenci hareketine eşlik edecek şekilde işçi sınıfı yeniden ses çıkarmaya başladı, buna siyah hareketi ve kadın hareketi gibi yeni toplumsal hareketler eklendi, dünyanın geri kalanında da sömürgecilik karşıtı mücadeleler yükselişe geçti. 1970’lerin başında kâr oranlarında düşüş işaretleri görülmeye ve bir mali krizin ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı artık. 1973’teki Arap-İsrail savaşının ardından ise petrol fiyatlarındaki artışın tetiklediği o büyük kriz geldi; bu, kapitalizmin 20. yüzyıldaki ikinci büyük kriziydi.
İlk büyük krizde çözüm devletin ekonomiye müdahalesi olarak görülmüştü; şimdi ise paradigma tekrar değişecek, devlet müdahalesi krizin asıl nedeni olarak gösterilecek ve serbest piyasaya dönüş çağrıları yapılacaktı. Büyük şirketler, Hayek, Mises, Friedman gibi isimler ve dâhil oldukları Mont Pelerin Cemiyeti gibi yapılanmalar yıllardır pusuya yatmış bir şekilde serbest piyasacı fikirlerinin bir kurtuluş çaresi olarak görüleceği zaman bekliyor, bunun için de networkler kuruyor, kitaplar, makaleler yazıyor, farklı ülkelerin kapitalistleriyle ortak mesai yürütüyorlardı.
Dünya 1980’lere girerken yeni paradigma olan neoliberalizmle tanıştı. İlk kez Şili’deki Pinochet darbesinin ardından Friedman’ın takipçileri tarafından uygulanan neoliberal iktisat politikaları 1979’da İngiltere’de Margaret Thatcher’ın, 1981’de ise ABD’de Ronald Reagan’ın iktidara gelmesiyle hakim paradigma haline geldi. Şimdi sıra emek düşmanı, sermaye dostu ve piyasacı neoliberal karşı-devrimi hayata geçirilmesine gelmişti. Özelleştirmeler, sosyal devletin zayıflatılması, kamuculuğun geri........
