Türkiye’nin rejimi 3: Kimin kökü dışarıda, kim yurtsever? |
Türkiye’nin rejimine ilişkin çerçeve denemesinin üçüncü ve son başlığına geldik.
İlkinde, Türkiye’nin rejiminin son on yıllarda faşizm değil, sermaye diktatörlüğünün özel bir evresine denk geldiğini yazmış, bunu sermaye sınıfının bütün ülkeyi mülkü haline getirmesi ile ilişkilendirmiştik. Pardon, bütün ülke değilmiş, son kalan köprü ve yolları da bu üç hafta içinde sermayeye devrettiler.
İkincisinde ise, söz konusu diktatörlüğün tekelci sermayeye ait olduğunu, çeşitli boylarda sermaye gruplarının tekelci sermayenin hegemonyasını kabul ettiğini söylemiştik. Bunun siyasete yansımasının ise bütün düzen partilerinin programlarının aynılaşmasına neden olduğunu, içerdikleri bazı renklere rağmen test edildiklerinde geriye sadece tekelci sermayenin siyasi programının kaldığını ele almıştık.
Bugünse tekelci sermaye rejimini biraz daha açalım ve sermayenin ne kadar uluslararası bir özellik gösterdiğine bakalım. Şüphesiz bu konu kitaplara sığar ancak ama bütünü oluşturmak için bazı verilere göz atabiliriz.
Öncelikle günümüz emperyalizminin ana karakterini tanımlamalıyız. Geçen yüzyılın başındaki sömürgecilikten çok farklı bir işleyişi var emperyalizmin. Tekellerin devletleri geçen yüzyılın ortalarına kadar eski fetihçi dönemin araçlarını halkları sömürmek için kullandılar. Trump’ın fetih hayallerine bakmayın, günümüz emperyalizminde geriye çıplak bir sermaye ihracatı kaldı. Yabancı tekeller ve onların devletleri bir ülkeye ne oranda sermaye ihracı yaptılarsa o ülkenin tekelci sermayesi ile iktidarı paylaşıyorlar. Başka bir deyişle bir ülkedeki sermaye diktatörlüğü uluslararası bir boyut kazanıyor. O ülkenin tekelci sermayesi de başka ülkelere sermaye ihraç ediyor ve ettiği ülkeyi sermayesinin gücüne göre yönetmeye başlıyor.
Bir ülkedeki kozmopolitleşmiş, uluslararasılaşmış sermaye iktidarı yasaların yapılmasını veya uygulanmayan yasaların yargıdan kaçırılmasını, emekçilerin sömürü oranının artırılmasını, uluslararası siyasette tavır alışları vb.........