İran neden yenilmedi?
Bu soruyu yöneltmek için erken olduğunu düşünebilirsiniz. Savaşın daha bitmediği açık. İran cephesinde silahlar susmuş görünürken Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Hint okyanusunda savaşın bir başka aracı olan abluka devam ediyor. Boğazın her iki tarafında ticari gemilere yönelik müdahaleler sürüyor.
Lübnan cephesinde de sözde ateşkes her zamanki gibi İsrail’in saldırı ve cinayetlerini durdurmuş değil.
Yine de gelinen noktada net olan tek bir şey var o da İran’ın yenilmemiş olduğu. İsrail ve ABD’nin birlikte yürüttüğü saldırı nasıl oldu da bu kez başarısızlığa uğradı sorusuna yanıt aramak emperyalizmle devam edecek mücadele bağlamında önemli. Amacım meseleye silahlar, füzeler, dronlar ekseninde bakmak değil. Zaten pek de anlamıyorum o işlerden. Kaldı ki, savaşı silahların değil, bilginin ve iradenin kazandığı gibi bir inancım var.
Savaşta ateş gücü kadar önemli olduğu söylenen keşif ve istihbarat bahsinde İsrail Birleşik Devletleri’nin sınıfta kaldığını söylemek çok mu iddialı olur, emin değilim. Görünen o ki, emperyalist cephe bu kez tam tanıyamadığı bir düşmanla çarpıştı ve kazanamadı.
Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.
Bunları şöylece derleyip toparlamak ve o sayede İran’ın neden yenilmediğini sorgulamak için yazmak istedim bu hafta.
Ana başlıklarla gidelim.
İran devleti bir an önce ahirete kavuşmak için uğraşan yobaz manyakların yönettiği bir molla rejiminden ibaret değilmiş. Savaş öncesinde ve sırasında öldürülenler ile yerlerine geçenlerin eğitimlerine, uzmanlıklarına, ilgi alanlarına baktığımızda beklenmedik bir manzarayla karşılaştık. Burada şuna dikkat çekelim. Türkiye’deki siyasal İslamcıların da bir özelliği akademik unvan merakı. Mastırlar, doktoralar, profesörlükler gırla gidiyor. Kâğıt üzerinde hepsi allame-i cihan. Ancak iş pratiğe gelince bu unvanları hangi dolambaçlı yollardan elde ettikleri derhal ortaya çıkıyor. Zarf mükemmel, mazruf tel tel dökülüyor.
İran’da durum farklı. Sözel ve sayısal anlamdaki eğitimlerini siyaset yapma biçimlerine yansıtmakta hiç zorluk çekmiyorlar. İranlı bir yetkilinin Kant üzerine doktorası varsa, kendisini ifade etme biçiminden bunu hemen anlıyorsunuz. “Batı”ya karşıtlıkları, bizimkiler gibi ağır cehalete ve uzanamadıkları ciğere mundar deme dürtüsüne değil, derinlemesine bilgiye dayanıyor. Bu bağlamda Batı’ya hâkim siyasi sınıfa da üstünlük sağlıyorlar. ABD’nin ortalama siyasetçisinin cehaleti zaten bilinmeyen bir şey değil ama Aydınlanmanın çıkış noktası olduğu kabul edilen Avrupa’da bu konuda müthiş bir gerileme var. Geçmişteki az çok okuyup yazan devlet insanlarının yerini, üç otuz paralık finans simsarları aldığı için düşünsel derinlikleri ve analiz yetenekleri de ona göre. Yönetenlerin bu vasatlığı, o sınıfın tercihleriyle şekillenen diğer alanlara........
