Denizler üstünde 20 bin riyakârlık
Kıyısında doğduğum ve içinden boğaz geçen bir kentte büyüdüğüm için mi bilmem hayatımın hep önemli bir parçası oldu deniz. Tek kanallı televizyonda izlediğim Cousteau belgeselleri ve her gece yatmadan dinlediğim TRT1 Radyosu’ndaki 23 haberlerinin ardından verilen ve “Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı”ndan bildirilmiştir” anonsuyla başlayan bültenin de etkisiyle “büyüyünce ne olacaksın” diye sorulduğunda “oşinograf” demeye başlamıştım.
Meslek gereği dolaşmaya başladığımda, gittiğim kentlerde deniz olsun, su olsun gibi bir derdim olmuştu. Deniz kıyısında değil ama hep ya denizin ya da bir ırmağın yakınlarında görev yaptım Ankara’yı saymazsak.
Dünyanın yüzde 70’ine yakını denizlerle kaplı ve oşinograflara sorarsanız denizlerin derinliklerini Ay’ın yüzeyi ölçüsünde dahi keşfedebilmiş değiliz henüz. Anlayacağınız deniz meselesi karışık. Denizlerle ilgili jeopolitik meseleler de öyle.
Bir ülkeyi çevreleyen sular değişik sınıflandırmalar altında ele alınıyor. Karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, arama-kurtarma sorumluluk sahası, deniz yetki alanı, deniz koruma alanı diye uzayıp gidiyor.
Bizde bu konuya girince akla ilk Ege gelirdi yıllarca. Şimdi Doğu Akdeniz de eklendi. Türkiye ile Yunanistan bu sularda habire itişiyorlar. Talepler ve gerçekler arasına bir uçurum var. Örnek olsun, Yunanistan’ın Türkiye’nin beş-altı deniz mili açığındaki adalarını temel alarak 12 millik karasuyu uygulaması mümkün değil. Türkiye’nin de anlaşmalarda ismi belirtilmedi diye Girit’in açığındaki Gavdos adasına aidiyeti belirsiz muamelesi yapması da saçma. Taraflar biraz da pazarlıkta el yükseltmek için abartıyorlar talep ve iddialarını. Bu kısmı uzatmayalım. Daha önce çok yazıp çizdik.
İlk olarak değinmek istediğim arama-kurtarma sorumluluk sahası (AKSS) kavramı. Bir kere bu sahanın mavi, kırmızı, yeşil ya da lacivert vatan kavramına girmediğinin altını kalın kalın çizelim de kafalar karışmasın. AKSS öyle uluslararası hukuk kurallarıyla net olarak belirlenmiş bir şey değil. Esas itibarıyla ilgili devletlerin aralarında uzlaşacakları varsayımına dayanan kılavuz ilkeler var sadece. Bunlardan biri FIR yani Uçuş Bilgilendirme Sahası’nın izdüşümü. Türkiye ile Yunanistan FIR konusunda da sürekli tepiştiği için AKSS meselesi de sürtüşme konusu oluyor. İki ülke denizlere dair her konuya yetki ve egemenlik meselesi olarak yaklaşıyorlar ama en azından AKSS bağlamında bunun yetkiden çok sorumluluk içerdiği bilinmeli. Bu sahada bir veya birden çok geminin başına bir şey geldiğinde yardıma gitmek senin görevin ve sorumluluğun ama oraya gittin diye o sulara bayrak dikmiş filan olmuyorsun. Burada hak yok, yükümlülük var.
Son yıllarda iki ülkenin Ege’de birçok kez kazaya uğrayan bir gemiye müdahale konusunda birbirlerini dirsekledikleri vaki. Ne güzel değil mi? İyilik yapmak için kıyasıya yarışıyorlar...
Geçen hafta siyonist devlet Sumud Filosu’na saldırdı. Soykırımcı İsrail donanmasına bağlı gemiler Gazze’ye yönelik yasadışı ablukaya dikkat çekmek ve bölgeye insani........
