Bir musibetin arka planı
Cebelitarık kapılarında yaşananlar devam eden savaşların dahi önüne geçti. Neler olduğunu birlikte izledik. Bir günde 60 bin kişi İspanya’nın Afrika kıtasında bulunan Sebte (Ceuta) anklavına1 karadan ve denizden hücum etti. Kimi kaynaklara göre 60’ın üzerinde insan yaşamını yitirdi. Avrupa Birliği karıştı. Bireyciliğin kutsandığı bir ideolojinin ürünü olan Avrupa Birliği’nin ortalama tıyneti pandemi sırasında sınanmıştı. Dolayısıyla yaşananlar şaşırtmadı. Bu arada çok övünülen AB mevzuatının iç siyasi saikler öne çıktığında derhal çöpe atıldığı İtalya örneğiyle bir kez daha kanıtlandı.
Meselenin farklı boyutları, medyada genişçe ele alındı. Ben az konuşulan konu başlıklarına değinmek niyetindeyim.
Birinci konu, İspanya’nın Afrika’da böyle bir anklava daha doğrusu iki anklava sahip olması. Sebte ve Melile, Fas topraklarıyla çevrelenmiş İspanya’ya ait iki kent. Özgül bir statüleri var. Tarihleri 15 ve 16. yüzyıla kadar gidiyor. İşin bir tarafının tartışılacak yönü yok. Bu iki anklav sömürgecilik döneminin artıkları. Sebte önce Portekiz tarafından işgal edilmiş (1415), sonra da İspanya tarafından devralınmış (1560). İspanya bunları elinde tutarak zenginlik üretmese de Cebelitarık boğazının kontrolü açısından önem taşıyorlar. Bu yüzden Franco İspanya’sı da “demokratik” İspanya da Fas toprağı olması gereken bu iki kenti elden çıkartmamış.
Hazır şablona oturttuğumuzda gördüğümüz Batılı bir sömürgeci devletin, Doğulu bir ülkeye, mazlum bir halka ait topraklara el koyduğu. Tümüyle yanlış değil ama gerçeğin tamamı da değil. Bir kenara yazalım.
İkinci konu, göç olgusu ile sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki güçlü bağlantı. Zamanında bir yerlerde at koşturduysan, nal sesleri er ya da geç senin ülkenden de duyuluyor. “Ben aslında bir arkadaşa bakıp çıkmıştım” deyip sıyrılamıyorsun. Göç çok boyutlu ve somut bir sorun. Küfretmekle, ırkçılıkla ve düşmanlaştırmakla da çözülmüyor. Aksine bu tür bir yaklaşım göçmenlerden esirgemeye kalkıştığın “konfor”unun senin de elinden alınmasının aracı haline geliyor.
Üçüncü konu göçün kaynak veya aracı ülkeler tarafından araçsallaştırılması. Bu da başka tarafa bakarak ortadan kalkacak bir olgu değil. Çamuru göçmene veya kabul etmeyen/iten ülkeye sıçratmak kolay. Bir de bu işin tacirleri var. Sadece insan kaçakçılığı şebekelerinden değil, sözde “mazlum” ülkelerin siyasi iktidarlarından da söz ediyorum.
Bunlardan biri Libya. Batı’nın meşru yönetimini linçle ortadan kaldırdığı Libya’daki çoklu iktidar yapısının üzerinde uzlaştığı belki de tek konu göçmen sömürüsü. Bu alanda AB ile mükemmel bir işbirliği içindeler. Libya’dan bozuk gemiler, patlak botlarla denize açılan göçmenlerin bir kısmı ölüyor, denize açılamayanların Libya’da başına gelenler ise sözcüklerle anlatılabilecek gibi değil. Libya’yı yöneten klikler AB rüşvetlerini de üleşip cebe atmayı ihmal etmiyorlar elbette.
Göçün bir silah ve şantaj aracı olarak........
