Laiklik nedir, ne değildir? |
Bir yanlışa işaret ederek başlayalım: Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Laiklik, kamusal hayata dair tüm düzenlemelerin dinsel kaidelerden arındırılmasıdır.
Bunun da ötesinde laiklik, bizim deneyimimizde halk ve yurttaş olmanın kurucu ögesidir.
Bir süre önce Cumhuriyet gazetesinden sevgili Çağdaş Bayraktar, laiklik ilkesiyle ilgili benden görüş almak istediğinde ona “Cumhuriyet’in en devrimci ilkesi laikliktir” demiştim. Neden böyle olduğunu, laikliği savunanların “azgın güruh” olarak hakarete uğradığı bugünlerde bir kez daha ve daha etraflıca açıklamak istiyorum.
Osmanlı sultanları, halife unvanını aldığı söylenen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere, bu unvanı hemen kullanmamışlardı. Sultanlar bu unvanı 18. yüzyıldan itibaren kullanmaya başladılar. Unvanın siyasi-ideolojik bir araç olarak belirleyici hale gelmesi ise pan-İslamizmin resmi devlet politikası olarak benimsendiği II. Abdülhamit döneminde başladı. Dini unvanlar, semboller, törenler, söylemler iktidar ilişkileri içinde anlam taşır. Osmanlı iktidarı için de bu böyleydi. Buradan bu ilişkinin tek yönlü bir ilişki olduğu sonucu çıkarılmasın; sonuç olarak siyaset dini, din siyaseti dönüştürüyordu. Üstelik II. Abdülhamit’in kullandığı şekliyle “Halife-i müslimin, zıllullah-ı fi'l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) unvanı, mutlak monarşinin de bir alametiydi. Padişah bu unvanı kullanarak hem siyasi hem de ruhani olarak iktidar tekeli ilan etmekteydi. Bu iktidar tekeli nedeniyle kendisini zayıf da olsa bağlayan bir anayasa, tartışan bir meclis istememiş; her ikisini de ortadan kaldırarak uzun yıllar hüküm sürebilmişti.
Bu tarih notuna neden ihtiyaç duyduğumu açıklayayım: Kamu işlerinde dinsel söylemler, semboller, din kaynaklı politikalar siyasetin bir uzantısıdır ve siyasal işlevler üstlenir. Yönetirken kullanılan bu araçlar iktidar mekanizmasını da onun toplumla ilişkilerini de dönüştürürler.
Burada ne tür bir siyasetten bahsediyoruz?
Bu siyasetin bugün için en temel niteliği “yurttaşlık” kategorisini imkansızlaştırmasıdır. Kamu işlerinin dinsel ve mezhepsel bir yaklaşımla düzenlenmesinin yurttaşlığı anlamsızlaştıran iki etkisi olacaktır:
Birincisi; insanların belli bir dinin ya da mezhebin çizdiği çerçevede kamusal bir hayat yaşayabilmeleri, siyasal ve toplumsal düzlemde önce dinsel ve mezhepsel kimlikleriyle var olabilmeleri, toplumun sıradan üyelerinin dinsel ve mezhepsel hiyerarşilere tabi olmaları anlamına gelir. Çünkü dinsel düzen, hem dinin kendi içinde hem de dinler arasında........