İslamcılığın çöküşünü açıklamaya devam... |
Geçtiğimiz haftaki yazıyı, siyasal İslamcılığın bugün yaşadığı çöküşün nedeninin Batılı güçlere, devlete ve sermayeye yaklaşımında aranması gerektiğini belirterek bitirmiştim. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren iktidarı ele geçirmenin ve iktidarda kalmanın gerektirdiği her türlü para ve güç ilişkisinin herhangi bir ideolojik bariyere ya da ilkeye takılmadan kabullenildiğini, son operasyonlarla iyiden iyiye ortaya çıkan çürümenin ve sınırı olmayan kıyıcılığın da bununla açıklanması gerektiğini vurgulamıştım.
Güç ve mülk mücadelesinin bu çevreyi bu kadar kolay içine alabilmesi, bu hareketin düşünsel ve kuramsal zayıflığıyla da mümkün oldu.
Geriye gidip İslamcılığın düşünsel olarak daha üretken olduğu 1970’lere baktığınızda, tartışmaları en fazla derinleştirebilen isimlerin bile kendilerine özgü bir kuramsal çerçeve üretemediklerini görürsünüz. Diriliş dergisiyle İslamcılığın düşünsel serüveninde önemli rol oynayan Sezai Karakoç da, Düşünce dergisinden itibaren İslamcılar arasında en özgün isimlerden biri olarak öne çıkan Ali Bulaç da böyledir. Son kertede Batı emperyalizminin sadece kültürel çerçevede eleştirildiği, adalet fikrinin İslami kural ve kaidelerin uygulanmasıyla sınırlandırıldığı, sosyal ve sınıfsal eleştirinin solun etkisi altında kalınan kısa bir dönem hariç neredeyse hiç gündeme gelmediği ya da yardım ekonomisiyle karşılandığı bir fikir hayatının hakimiyeti söz konusudur.
Fikri gelişkinliği bu şekilde sınırlı kalan tarihsel İslamcılığı ve tarikat İslamını reddeden selefi radikalizminin ne olduğunu ise, IŞİD’in eylemleriyle gördük. Şimdilik selefilik konusunda ek bir açıklamaya gerek görmüyorum.
Bu yazıda derdim, siyasal İslamcılığın çöküşünü ve kendi önüne de toplumun önüne de dönüştürücü bir hedef koyamayışını, “sosyal adalet” anlayışının yokluğuna işaret ederek açıklamak. Böylece geçen hafta başladığım tartışmaya bir boyut daha eklemiş olacağım.
Bugün İslamcıların dünya nimetlerine neden bu kadar düşkün hale geldiklerini açıklamaya çalışan başkaları da var. Ancak onların yaşanan çürümeyi, itikat zayıflığıyla açıklamaya çalışmaları, yani sorunu bireyle ve onun inancıyla sınırlı tutarak tartışmaları, bizi bir ideoloji ve bir siyasal hareket olarak İslamcılığı anlamak konusunda ileriye taşımaz.
Türkiye’de İslamcıların ortak kesenlerinden biri, sosyal eşitsizliği bir sorun olarak gören ve buna karşı bir sosyal adalet siyaseti geliştiren bir yaklaşımın yokluğudur. Türkiye’de özellikle........