İran’a yaşatılanları tartışırken... Emperyalizm demenin zamanı

Michael Hardt ve Antonio Negri, 2000 yılında İmparatorluk adıyla Türkçeye çevrilen ünlü kitaplarını yayımladıklarında entelektüel ve akademik dünyada büyük fırtına kopmuştu. İkili, ulus devletlerin sonunun geldiği yönündeki tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde bu kitabı yayınlayarak uluslararası düzeni yeniden tanımlamayı denediler. Onlara göre, ulus devletlerin dünya sahnesindeki rolü sona ermekteydi ve emperyal ülkeler eskisi gibi sistemin belirleyici aktörleri olamayacaklardı. Yeni sistem, aslında sistem de olmayabilecek şekilde desantralize olmuş bir “İmparatorluk”tu. Bu sistem içinde egemenlik artık ulusal değildi. Egemenlik uluslararası kurumlardan, uluslararası şirketlerden, ulusüstü antlaşmalardan ve benzer güç yoğunlaşmasının gözlemlendiği çok sayıda askeri ve sivil yapıdan oluşan bir ağ içinde üretiliyordu. Muhalefet de buna göre şekillenmek, küresel düzlemde ağlar olarak örgütlenmek zorundaydı.

Durup dururken basımının üzerinden 25 yıl geçmiş bir kitabı neden konu ettiğimi merak edebilirsiniz. Açayım...

ABD-İsrail koordinasyonunun İran’a yönelik hukuksuz saldırısının sürdüğü bugünlerde emperyalizm kavramını lügatlerden çıkarmayı salık veren liberal dalganın da geri çekildiğine tanıklık ediyoruz. Gazze’den başlayarak emperyalist saldırganlık ve onun aygıtları, alternatif bir açıklamayı imkansızlaştıran bir berraklıkla karşımıza çıktı. Söylem de gelişmelere paralel olarak doğrudan bir hal aldı. Bundan kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa’yı klasik sömürgeciliğin ruhunu yeniden diriltmeye çağırdı.

Özellikle 1980’lerden itibaren kabarmaya başlayan ve emperyalizmi Lenin’den kalan bir kenar süsüne indirgeyen bu liberal dalga genellikle iki eğilimi içeriyordu. Bazen doğrudan emperyalizm kuramının açıklayıcılığı reddediliyordu. Ancak özellikle liberal sol çevrelerde emperyalizm, çoğunlukla anti-emperyalist mücadeleyi soldan kovacak analizler yapıldığında hatırlanıyordu. Bu yaklaşıma göre, emperyalist hiyerarşilerin var olması emperyalist ülkeleri geriletmeyi öngören anti-emperyalist mücadeleyi sola ait kılmıyordu.

İster Hardt ve Negri gibi yeni bir kuramsal ve kavramsal çerçeve önersin isterse emperyalizmi geriletmeyi sola ait olmayan bir siyasal proje olarak kodlasın; kapitalist sistemin uluslararası çapta hiyerarşik örgütlenmesini ve bunun yarattığı bağımlılık ilişkilerini açık ya da örtük biçimde önemsiz saymak dönemin ruhuna çok uygundu.

Soğuk Savaş bitmiş, ABD’nin liderliğini yaptığı liberal-kapitalist dünya mutlak zaferini ilan edince, Batılı güçler, yeni düzene engel oluşturduğunu düşündükleri her direnç noktasını tek tek ortadan kaldırmaya girişmişlerdi. İşe Avrupa’dan başladılar. Bir yandan AB ve NATO genişleme süreçleriyle eski sosyalist ülkelerin kapitalist dönüşümleri sağlanırken diğer yandan da bu şekilde yutulamayan ülkeleri ezme girişimleri hız kazandı. 1991 yılından başlayarak Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaş ve NATO saldırısı ile yok edilmesi süreci göz önünde icra edildi.

Avrupa’daki dönüşüm sürerken askeri müdahaleler Ortadoğu’ya kaydı ve uzun yıllar devam etti: Körfez Savaşı, Afganistan işgali, Irak işgali, Libya’ya saldırı, Arap Baharı ile başarılan yönetim değişiklikleri, Suriye’nin cihatçı bir iktidara teslim edilmesi...

Bu listedeki ülkelerin iktidarlarına baktığımızda siyasi olarak sahiplenilebilecek bir şey görmüyoruz. Gördüğümüz şu: Soğuk Savaş sırasında kazandıkları farklı düzeydeki özerkliklerinden geri adım atmaya, kullanabildikleri hareket alanını terk etmeye ayak direyen iktidarlar sırasıyla hedef alınmaktaydı. Bu, saldırılan ve saldırılmayan ülkeleri birbirinden ayıran tek kriterdi. Yoksa saldırılmayan ülkeler demokrasi liginin gözde üyeleri falan değildi.

İşte bu süreçte, solun........

© soL