Türkiye’nin Amerikancılardan, NATO’culardan ve halk düşmanlarından acilen kurtulması gerekiyor

Roma senatosu tarafından bir kişinin halk düşmanı (hostis) ilan edilmesi ne anlama geliyordu? Bu oldukça tehlikeli ve ucu adeta bir kılıç gibi keskin olan yasa, cumhuriyetin en büyük alametlerinden biriydi ve cumhuriyet yıkıldıktan sonra da bir imparatora karşı da kullanılabildi. Bu tür bir karar, senatonun nihai iradesini gösteriyordu. Böylesi bir kararla karşı karşıya kalan ve ülkeye ihanet eden birisinin tüm vatandaşlık hakları elinden alınırdı. Elbette vatandaşlık-yurttaşlık hakkı elinden alınan birisinin en temel haklarına ilişkin koruma halesi de doğal olarak ortadan kalkardı. Kısacası bu kişinin mallarına el konur ve yaşama hakkı elinden alınırdı.

Halk düşmanı ilan edilen birinin, yurttaşlar tarafından görüldüğü yerde yakalanması ya da yetkililere ihbar edilmesi bir yurttaşlık ödeviydi. İşte ancak böylesi bir yasa yüreklere korku salabiliyor ya da imparator Nero’yu tahtından indirebiliyordu. Öyleyse zorbaların kendisine örnek aldığı bu Roma mucizesinden devrimcilerin de öğreneceği çok şey vardır. Fransız Devriminin aydınlık yüzleri, cumhuriyetin erdemlerinden ve yasalarından çok şey öğrendi. Bir kez halk düşmanı ilan edilen bir kişinin, yurt toprakları üzerinde kaçıp saklanabileceği bir yer yoktur...

Yeni bir kolonyalizm çağına tanıklık ediyoruz. Tüm kusurlarına rağmen işleyen ve 1945 sonrasında inşa edilen uluslararası hukuk düzeni artık tamamıyla ilga edildi. Elbette bu bir günde gerçekleştirilmedi. Soğuk Savaş döneminde en büyük düşman Sovyetler Birliği geri adım atmaya zorlandıkça, askeri terör rejimi adımlarını daha cüretkar atmaya başladı. Napalm bombalarının atılmasından hatta Kore Yarımadasında nükleer silah kullanılmasının teklifine kadar, terör rejimi SSCB’nin varlığına rağmen akla hayale gelmeyecek kıyımlar planladı ve nükleer saldırı dışında her seçeneği mazlum halkların üzerinde test etti. Asya kıtasında milyonlarca komünist ideolojik soykırımdan geçirildi. Elbette devrimi hayal eden ama komünistlikle alakası dahi olmayan yoksullar da bu kıyımdan nasibini aldı. Dünya "komünizm vebasından" arınıyordu. Gerçekte olan ise adım adım halkların kontrol altına alınmasıydı. Şimdi, SSCB’nin olmadığı bir dünyada artık tüm frenler ortadan kalktı. Amerika’daki sağ akımlara göre, bu günlere gelmek için geç bile kalınmıştı. Bu doğru olabilir, komünizm ya da Bolşevizm korkusu terör rejimi sahiplerini öylesine esir almıştı ki şimdilerde Trump’ın yaptığı gibi cüretkar davranamamışlardı.

Bugün, Trump’ın takındığı tüm tutum bize Nazizmin gerçekte doğduğu yerin Amerika olduğunu açık bir biçimde gösteriyor. Almanya’da olanlar, ABD’de icat edilenin Bolşevizm hayaletine karşı kullanılmasından ibrettir. Nazilerin hukuk düzenini, Amerika’daki ırk temelli yasalardan alması tesadüf değildir. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı'ndaki en büyük propaganda yüzü, tankları adeta bir kuklacı gibi oynattığı iddia edilen general George S. Patton, safkan bir antikomünistti. Almanlarla savaşmanın büyük bir hata olduğunu düşünecek kadar ileri gidiyordu. Savaş biter bitmez elde kalan Alman kuvveti ve subaylarıyla yayılan ve genişleyen komünizm tehdidine karşı savaşmayı planlıyordu. Bu eğilimi Patton’un kişisel maceracılığına indirgemek çok büyük bir hata olur. Patton ile benzer endişeleri paylaşan bir kişi daha vardı Winston Churchill. Churchill, daha savaş bitmemişken kurmay takımına Sovyetler Birliği’ne askeri saldırı planları hazırlatmıştı. ABD’nin askeri ve siyasi eliti böylesi bir maceracılığı sakıncalı buldu ve Nazi subaylarını Patton gibi değil ama NATO ve CİA aracılığıyla soğuk savaşta kullanmak üzere ölümden kurtardı. Toplama kamplarındaki mazlum insanları gördüğünde büyük asker George S. Patton, onlarla empati kurmak yerine onlardan tiksinmişti. Medeni ve temiz Almanlar dururken ülkesinin tüm bu pis, bir deri bir kemik kalmış vahşi insanları neden kurtardığını idrak edemiyordu. Patton’un Nazi kodları ağır basıyordu ve ideolojik heyecanını frenlemeyi başaramıyordu. Erkenci öten bu horozun başı şüpheli bir kazada........

© soL