menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yaşam yolumuz için yolları ayırmalı

26 81
22.02.2026

Soğuk bir kış gecesi… Leningrad’ın üzerindeki gökyüzü bombardımanların yankısıyla titriyor. Kent neredeyse üç yıl boyunca Nazi Almanyası orduları tarafından kuşatıldı; iki buçuk milyon insan açlıkla, soğukla ve hastalıklarla baş başa bırakıldı. Bazen açlık bombalardan daha acımasızdır. Ekmek rasyonu 125 grama kadar düştü. Aileler birer birer eksildi, dondurucu soğuk ve salgın hastalıklar binlerce can aldı. Tarihin en yıkıcı kuşatmalarından biri yaşanıyordu.

Ama en koyu karanlıkta bile bir çıkış yolu bulunur. Karadan tamamen çevrilen Leningrad’ın dış dünyayla tek bağlantısı, Ladoga Gölü’nün donmuş yüzeyinde açılan o incecik hattı: Yaşam Yolu.

Soğuk eksi 30 dereceleri buluyordu. Üstelik göldeki buz her yerde aynı kalınlıkta değildi; bir adım sonrası belirsizlikti. Alman uçakları yolu bombalıyor, topçu ateşi buzun üzerinde çatlaklar oluşturuyordu. Kamyon sürücüleri geceleri farlarını kapatarak, yalnızca işaretleri takip ederek ilerliyordu. Çünkü durmak, teslim olmak demekti.

Yaşam Yolu gerçekten de yaşamla ölüm arasındaki çizgiydi. Kamyonlar buzun kırılma riskine rağmen yiyecek, ilaç ve mühimmat taşıdı; çocukları, hastaları ve yaralıları tahliye etti. O geçici güzergâh büyük bir örgütlenmenin eseriydi. Askerler, yerel örgütlenmeler, işçiler, sürücüler, teknisyenler… Kimse tek başına kahraman değildi ama herkes sorumluluk aldı. Yol böyle ayakta kaldı. Bir kamyon daha, bir gün daha, bir hayat daha…

Leningrad direnişi, örgütlü bir toplumun dayanma gücünü gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Kolektif seferberlik ve planlama olmasaydı o yol kurulamazdı.

Bugün Türkiye’de buz tutmuş bir gölün üzerinde değiliz. Ama başka bir sıkışmışlığın içindeyiz. Geçim derdi, borç sarmalı, güvencesizlik, gençlerin gelecek kaygısı… Hayat, geniş kesimler için hayat bile denemeyecek bir alana sıkışmış durumda. Üstelik mesele yalnızca kötü yönetim ya da yanlış kararlar değil. Bu hayatı kim yaratıyor ve kimler sefasını sürüyor meselesi…

Kendi yaşam yolumuzu açacaksak, önce sırtımızdaki yükün muhasebesini yapmalıyız. Sermaye sınıfının çıkarlarını merkeze alan bu düzenle yolları ayırmadan gerçek bir çıkış yolu bulunamaz.

Leningrad’da Yaşam Yolu, kuşatma altındaki bir kentin kolektif hayatta kalma iradesiydi. Ortak hedef, planlama ve örgütlülük olmadan o buzun üstünde tek bir kamyon bile ilerleyemezdi. Türkiye’de de yaşam yolumuz kamusal kaynakları toplum yararına kullanarak, barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçları hak haline getirerek, emeğin sömürülmediği bir düzen kurarak açılabilir. Bunun için sermaye sınıfının çıkarlarını esas alan çizgiyle aramıza net bir mesafe koymak zorundayız. Çünkü aynı anda hem emekten hem sermayeden yana olunmaz. Hem halkçı hem piyasacı bir istikamette yürünmez. Buzun üstünde iki ayrı yöne gidilmez.

Bu bir netlik çağrısıdır. Toplumun büyük çoğunluğu kalıcı bir kriz içinde her gün biraz daha yoksullaşıyorsa, geleceksizliğe itiliyorsa sormamız gerek: Kiminle yürüyeceğiz? Kimin çıkarı için üreteceğiz? Kimin geleceği için fedakârlık yapacağız?

Leningrad’da insanlar buzun üstüne çıktığında arkalarında aç bir şehir vardı. Bizim arkamızda da yoksulluk, adaletsizlik ve derin eşitsizlikler var. Tarih bazen donmuş bir gölün üzerinde yazılır, bazen de bir ülkenin kader anlarında.

Hangi yoldan gideceğiz ve o yolu kimlerle kuracağız?

Bizim yaşam yolumuz, sermaye sınıfının bilanço hesaplarıyla aynı istikamette olamaz. Ya bu düzenin içinde eriyip gideceğiz ya da kendi yolumuzu, kendi çıkarlarımız doğrultusunda çizeceğiz.

Türkiye Komünist Partisi(TKP)’nin 16 Şubat’ta yayımladığı 15 maddelik Yolları Ayırma Zamanı bildirisi oldukça akıl açıcı, sadeleştirici, taraflaştırıcı bir davet anlamı taşıyor.

Kolları sıvamanın zamanı gelmedi mi?


© soL